|
ALTARNATİF OLARAK ŞİFALI BİTKİLERLE
VAROLUŞUNDAN-YAŞAMA
Bir besinin
biyolojik değerinin yüksek olabilmesi için tüm esansiyel
aminoasitleri içermesi gerekir. Herhangi bir aminoasit mevcut
olmadığında protein biyosentezi sona erer oysa yeni proteinler
homeostazı sürdürmek için sürekli sentezlenmektedir. Zorunlu olmayan
(endojen) aminoasitler besinle yeterince sağlanamazsa, ancak karbon
ve azotun yeterli olduğu durumlarda sentezlenebilirler. Eğer zorunlu
aminoasitlerin (eksojen ) yokluğu söz konusu ise, vücudun onları
elde edebileceği tek yol doku proteinlerini parçalamaktır. Örn;kas
proteinlerini… bu durum bitki genetikçilerini proteinlerde temel
aminoasitleri yüksek düzeyde bulundurun bitkileri geliştirmeye
yönlendiren esas unsurdur.
Diğer
aminoasitler eksojenlerden kolaylıkla yapılabilirler, endojen
aminoasitlerdir.
Azot Dengesi:İdrar.ter
ve gaitada atılan azot miktarı, tüketilen miktara eşit olduğunda
erişkinlerde azot dengesi söz konusudur. Azot gitişi, atılan azotun
üstündeyse “pozitif azot dengesi” vardır. Bu durum, büyüme,gebelik
veya yaralı dokuların onarıldığı iyileşme dönemlerinde gözlenir.
Azot girişi atılan azottan daha yoğunda ise “negatif azot dengesi”
gerçekleşir. Bu ise kötü beslenme, açlık ve çeşitli hastalıklar
arasında olur. Aynı zamanda yanıklar. Travma ve cerrahi işlemler de
negatif azot dengesi periyodu oluştururular.
Düzenli
bir azot bilançosuna ulaşabilmek için aminoasitlerin yeterli ölçüde
alınması çok önemlidir.
Bitkilerde
Aminoasitler
Bitkilerin bileşimi canlı organizmaların protein gereksinimlerine
büyük oranda cevap verebilmektedir.burada organizmanın sağlıklı
yaşaması için gereksinim duyulan esansiyel aminoasitlerin yeterli
miktarlarda sentezlenemediğini (dallanmış yapılarından dolayı)
hatırlamak gerekir. Esansiyel aminoasitlerin yeterli miktarda
sentezlenebilmesi bitkilerde ve mikroorganizmalarda gerçekleşir.
Evet,
çağımızın getirdiği hızlı ve düzensiz yaşam şartlarında artık
sağlıklı beslenme standardını oluşturabilmek için aşırı çaba
harcamak zorundayız ya da yaşam standardımız buna uygun değilse
çaresiz durumda değiliz. Vücudumuzun sağlıklı bir yaşam için
gereksinim duyduğu besin maddelerinin yeter miktarlarda ve dengede
alabilmesine yardımcı olacak bir tamamlayıcı besin maddesi var artık
modern çağın insanının yaşamında bitkisel mucizeler…
Vücudun
besin maddelerindeki proteinlerden yararlanabilmesi için sindirim
sonrası oluşan aminoasit karışımında aminoasitlerin birbirlerine
göre belirli oranlarda bulunmaları gerekir. Besin maddelerin çoğunda
bulunan proteinler bu gereksimi karşılayamadığından bu durum
organizmada bir çok faktör tarafından düzenlenmektedir. Doku
proteinlerinin yıkımı ve yapımı süreklilik gösteren bir olgudur ve
aralarında sürekli bir dinamik eşitlik söz konusudur. (homeostaz)
Esansiyel
(eksojen) aminoasitler
Valin
Beyinde
triprofan düzeyini azaltan etki gösterir. İzolösin birlikte
kullanılması önerilir. Diğer kaynakları jelatin, peynir, fıstık ,
balık ve ayçiçeği tohumudur.
Lösin
Beyinde
triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir. İzolösinle aynı gıdalarda
bulunur.
İzolösin
Beyinde
triprofan düzeyini azaltıcı etki gösterir. Diğer kaynakları peynir,
yulaf, jelatin ve ayçiçeğidir.
Lösin ve
İzolösin birlikte kronik yorgunlukla mücadelede etkin rol
oynarlar.ayrıca; metabolizmada gerçekleşen aksama “dallanmış zincir
hastalığı” olarak tanımlanan hastalığa neden olur. Hastalık
karakteristik bir kokusu olan idrarla kendini gösterir, ölümle
sonuçlanır.
Fenilalanin
Genetik ve
metabolizma için önemli aminoasittir.
Fenilalanin troid bezi hormonları ve adrenal üretiminde etkindir. Bu
yüzden endorfin olarak bilinen doğal ağrı kesicilerinin üretiminde
kullanılır. Sırt ve eklem ağrılarından kaynaklanan inatçı ağrılarda
yardımcıdır.Doğal bir anti-depresif olarak da rol oynar. Peynir,
fıstık, badem ve yulaf diğer kaynaklarındandır.
Fenilalanin organizmada esansiyel olmayan tirozine dönüşebilir, bu
nedenle trözin besin maddelerinde yerini Fenilalanine bırakabilir
ama tersi gerçekleşmez. Fenilalanin eksikliğinde genetik bir
hastalık olan “fenilketonüri” oluşur; kişilik bozuklukları ve
psikiyatrik hastalık tablolarında etkisi bulunmaktadır. Ortalama 104
doğumdan birinde bu hastalık açığa çıkar, bu da toplumların %2 sinin
bu hatalı geni taşıdığını göstermektedir.
Metiyonin
Genetik
ve metabolizma için önemli aminoasittir.
Metiyonin,
organizmanın kükürt kaynağıdır. Protein sentezi genellikle Metiyonin
ile başlar. Saman nezlesi gibi alerjik durumlarda savaşta, histamini
azalttığı için etkilendiği bulunmuştur. B Vitaminleri ile birlikte
alınması etkinliğini arttırır. Susam tohumu ve yulafta
bulunmaktadır.
Tiriptofan
Hayvan
organizmasında vitaminler,in sentezlenmesinde etkin rol
oynamaktadır. İnsan organizmasında ise vitamin eksikliğini geniş
ölçüde gidermektedir. Niasin vitamini bu aminoasitten
sentezlendiğinden besin maddeleri ile alınması gereken niasin
miktarını azaltır; bu gereksinim triptofanın niyasine dönüşme
miktarı ile ilgilidir. Triptofan verilerek “Pellegra hastalığı”
bulgularının başarı ile tedavi edilebildiği, 50 yıldan çok daha önce
gözlenmiştir.
Treonin
Treonin
esansiyel aminoasitlerden tanınan ilkidir. Düşük düzeyde Treonin
depresyon kaynaklı bazı rahatsızlıklara neden olduğu gözlenmiştir.
Fıstık,badem,peynir, jelatin ve balık diğer kaynaklarındandır.
Lizin
Herpes
virüsünün semptomları ile mücadelede etkindir. Soğuk nedeniyle
oluşan çatlamalar ve genital virüslerle oluşan etkileri yavaşlatır,
onarıma yardım eder. Fasulye, mercimek brokoli ve patates diğer
kaynaklarındandır.
Diğer 9
aminoasit ise endojen aminoasitleridir.
Alanin
İnsan ve
memeli hayvan metabolizmasında Alanin önemi bir yer tutar. Öteki
aminoasitlerin yapı formüllerini oluşturduğundan biçimsel olarak
diğer tüm aminoasitler için ana madde sayılır. Çalışan iskelet
kasları tarafından oldukça büyük miktarda verilir. Ve karaciğer
tarafından tüketilir. Düşük yağ içeren veya yüksek protein içeren
diyetlerde veya ihtiyaçtan fazla egzersiz yapan kişilerde Alanin
ihtiyacı artmaktadır. Benzer şekilde yeterli glikoz üretimi için
diyabetik hastalarda da ihtiyaç miktarı artmaktadır. Jelatin
kırmızı et, balık ayçiçeği tohumu, badem fıstık ve yulaf
kaynaklarındandır. Alanin içeren besin tamamlayıcıları
bulunmaktadır.
Arginin
Kas
üzerinde geliştirici etkisi ile sporcular için önemli bir
kaynaktır.yüksek tansiyon, göz tansiyonu ve kan damarlarıyla ilgili
hastalıklarda olumlu etkileri olduğu tespit edilmiştir. Sperm sayısı
üzerinde etkisi vardır. Jelatin, fıstık, badem,kırmızı et, balık, ve
yulaf diğer kaynaklarıdır.
Histidin
Temel
görevi histamin üretmektir. Dolayısıyla saman nezlesi ve alerjisi
bulunanların kullanması gerekir. İltihaplı eklem romatizması bulunan
kişilerde Histidin düzeyinin çok düşük olduğu tespit edilmiştir.
Jelatin, süt ürünleri, fıstık, ve ay çekirdeği tohumunda bulunur.
Arginin
ve histidin aminoasitlerinin bebekleri çabuk büyümeleri için besin
maddelerinde bulunmaları gerekmektedir. Bu nedenle bebekler için
esansiyel aminoasitlerden olup yetişkinler için esansiyel
aminoasitlerden değildirler ve yarı esansiyel aminoasit olarak kabul
edilebilirler.
Spartik Asit
Tüm
hayvansal proteinlerde bulunabilmektedir. Metabolizmada basit bir
şekilde oluşabilen bir aminoasittir. Kırımızı kan hücresi oluşumunda
rol oynar.
Glutamik Asit
Yapısal
olarak aspartik asite benzemektedir. Arginin ve prolin glutamik
asite dönüşür. Aminoasit metabolizması ağında düğüm noktası olarak
görülen glutamik asit üre oluşumunda rol oynar. Kalsiyum kompleksi
yapabilmekte de ve kan pıhtılaşmasında da rol oynayabilmektedir.
Tuzu glutamat olarak bilinir. Özellikle kadınlarda folik asit
üretiminde sorumludur. Çok yüksek oranlarda bulunursa “epilepsi”
(sara) hastalığına neden olabilir.
Glisin
Glisin ve
glikon suda oldukça çözünen bir aminoasittir. Birçok proteinde
bulunmaz. Yapısal olarak en basit aminoasittir.(asimetrik C atomu
içermeyen tek aminoasittir.) glisilin artığının özellikle küçük bir
hacim gereksimi vardır ki üç yapıtlı boyutların oluşumunda
önemlidir; kollajenin yapısı üç heliks yapıda olup bu organın
sıklığı, her üç aminoasitten birinin Glisin artığı olmasıyla mümkün
olmaktadır. Glisin dışında diğer aminoasitler bu yapıya konum
bakımından yerleştirilemezler. Ayrıca vücuttan zehirli madde atma
metabolizmasına katılır. Özellikle böbreklerden ürik asit atılımına
etkilidir. Şizofreni şikayetlerde azalmayı sağlar.
Prolin
Halkalı
yapıda aminoasittir. Proteinlerde sıklıkla bulunabilmektedir.
Glutamik asitin yıkımında (indirgenmesinden) prolin açığa çıkar.prolin
kollajenin yapısında bulunan hidroksiprolinin de ana maddesidir.
Histidin glutamin ve Arginin gibi üre çevriminde etkindir.
B ve C Vitaminleri
ile birlikte kullanılmalıdır. Yara iyileşmesinde olunlu etkileri
vardır.
Serin
İnsanların aldığı yiyeceklerin çoğunda bol miktarda bulunur, bu
nedenle biyosentezi çok lüzumlu olmayabilir.. ancak birçok bileşiğin
biyosentezinde önemli rol oynadığı için önemi ve vargılığında diğer
aminoasitlerle oranı tartışılmaz.
Zihinsel
fonksiyonlar üzerinde etkilidir. Özellikle 60 yaşın üzerinde sayı,
isim ve liste hafızasının korunmasında rol oynar. Bunun sebebi
asetilkolin ve dopamin salımında etkili olmasıdır.
Tirozin
İnsanlar
esansiyel (eksojen) bir aminoasit olan fenilalanini beslenme ile
yeterli miktarda alırsa yeterli miktarda tirozin sentez edebilirler.
Tirozinin biyosentik olaylarda önemli görevi vardır.
Tirozinden tiroksin ve melanin pigmentleri sentez edilir. Tiroksin
eskiden beri bilinen iyot içeren aromatik bir aminoasittir. Tiroksin
ve parçalanma ürünleri hormon (dopamin noradrenalin) etkisi
gösterirler ve iyot (I) bütçesi için önemlidirler.İyot bütçesi de
büyüme ve gelişme için zorunlu olan tiroit bezi hormonları için
etkindir.melanin biyosentezindeki bozukluklar deri saç ve gözlerde
pigmentlerin kaybolmasıyla karakterize edilen “Albbinizm”e neden
olur.
Sistein
Yüksek
doz paraseromol kullanıldığında devreye girer. Ağır metallerin
vücutta birikimine engel olur.
Asparagin
Aspartik
asit ile yakından ilişkili olan Asparagin, sinir sitemi üzerinde ve
denge oluşumunda etkilidir. Karaciğerde aminoasit transformasyonunu
(dönüşümünü) sağlar.
Glutamin
Aşırı
alkol kullanımına bağlı mide tahribatını önler.
ENZİMLER
Enzimler
hayatın anlamlarıdır. Metabolizmadaki kimyasal dönüşümlerin tümünde
enzimler etkin rol oynarlar. Canlı hücreler tarafından yapılırlar ve
hücre canlılığını yitirdikten sonra da kazandıkları üç boyutlu
yapılanma ile yaşama devam ederler, uzun süre aktif kalırlar.
Enzimler
olağanüstü spesifik biçimde etkiler. Enzimin etkilediği madde veya
maddeler karışımına enzimin substrat’ı denir ve çok keskin bir
substrat spesifiklikleri vardır. Enzimler genellikle protein
yapısındadırlar ve bu nedenle de protein yapısını etkileyen her şey
enzim aktivitesini etkiler. Örn; enzimler yüksek sıcaklığa çok
duyarlılık gösterir.
Bitkilerde
Enzimler
Tarım
ürünlerinin çoğu, enzimleri yıkan bir etken olmadıkça enzim
üreticidirler. Doğada yaşayan mikroorganizmalar da tüm canlı
varlıklar gibi enzim içerirler ve yaygın olarak bulunurlar ancak
ürünlerin yapısındaki enzimler daha farklı önem taşımaktadır. Bu
nedenle ürünün hasadından üretimine kadar geçen süreç içerisinde tüm
aşamalardaki enzimlerin rolü besinin değerlendirilmesinde önem arz
eder.enzimlerin aktivitesinin rollerine göre üretiminden sonra devam
ettirilmesi yada önlenmesi amaçlara göre değişkenlik gösterir. Örn;
enzimlerin aktivitesi, besin değerlerinin kaybolmasını sağlayabilir
yada yoğunlaşması gerekiyorsa korunması istenebilir.
Alkali Fosfataz
Molekül
içi değişmeleri etkileyen izomerazlar sınıfına giren enzimlerdendir.
Karaciğerin çalışmasında etkindir. Enerji üretimine bağlı olarak
kaslarda oluşan metabolizmanın bir çıkmaz sokağı laktatın büyük bir
kısmının karaciğer glükoz oluşumu yönünde kullanımı sağlayarak bu
çıkmaz sokaktan faydalanır.
Bir diğer
enzim grubu olan hidrolazlar, substrat’ın su katılmasıyla
bölünmesini sağlayan enzimlerdir.
Amilaz
Sindirim
sisteminin en önemli enzimidir. Bu enzimler basit glikozitlerin
oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin hidrolizinde etkindirler.
Nişastanın parçalanmasından sorumludur, nişastadan büyük
oligosakkaritlerin ayırır.
Karboksipeptidaz
Polipeptid bağlarından serbest aminoasitlerin ayrılmasını sağlayan
bu enzimler, tüm bitkisel ve hayvansal dokularda ve kanda bulunur.
Katalaz
Hemen
hemen bütün hayvansal organizmalarda ve bitki dokularında bulunurlar
ve vücuda zararlı olan asitoksitler, hidrojen peroksit gibi
yapılardan su moleküllerine ayrışımı sağlar.
Selülaz
Selülozun
hidrolizini sağlayan bu enzim, sindirim sisteminin düzgün
çalışmasında etkilidir. İnsan ve hayvanlarda bulunmayan bu enzimin
temini sebzelerden sağlanır.
Lipaz
Sindirim
sisteminin düzenli çalışmasında etkin olan diğer bir enzimdir, yağın
parçalanmasından ve metabolizmadan sorumludur. Sağlıklı insanın kan
dolaşımında düşük oranda bulunur.
Kreatin
Fosfokinaz
Kasların
çalışmasında etkin olan enzimdir.kreatin, kasın önemli bir yapıtaşı
olup Arginin ve glisinden edilir.
Proteaz ve
Fosfataz
Metabolizma
işlevinde etkin olan diğer hidrolazlar sınıfından
enzimlerdir.
Nükleotidaz
Nükleik
asitlerin oluşumunda etkinlik gösterirler. Nükleik asitler, hayatın
anahtar molekülü sayılırlar; genetik bilgileri içerirler ve protein
biyosentezine doğrudan katılırlar.
Bradikininaz
Bağışıklık sistemi üzerinde etkin olan enzimdir.Bradikinin hormon
etkisi gösteren madde-barsak sistemi(gastrointestinal kanal)
peptidlerdendir. Bradikinin çok etkin bir damar genişletici bir
maddedir ve dolayısıyla tansiyon düşürücüdür.. kanın pıhtılaşması
esnasında bradikin açığa çıkar.
VİTAMİNLER
Vitaminler, insan tarafından üretilmeyen ancak normal hücrenin
yaşamını sürdürebilmesi, büyümesi için gereksinim duyulan ve eser
miktarda alınarak bu etkinliği gösterebilen küçük moleküllerdir.
Enerji vermezler fakat enerji değişmesi besin maddelerinin
metabolizmasının düzenlenmesinde etkin olarak fonksiyon gösterirler.
Yaklaşık olarak 20 değişik vitamin bilinmektedir; her birisinin ana
metabolizmada spesifik fonksiyonu vardır ve bu fonksiyon başkasıyla
karşılanamaz. Önemli olan bir diğer husus da vitaminlerin gereksinim
ve etkilerinde birbirlerine bağımlılık göstermeleridir.
Vitamin
gereksinimlerini yaş cinsiyet ve başka değişik nedenlere göre
değişir. Ereklerin kadınlara göre daha fazla vitaminlere gereksinimi
vardır. Yaş faktörlerine göre vitamin gereksiniminin değiştiğine
dair güvenilir veriler yoktur, ancak gereksiz ve yanlış tüketim,
depolama gibi nedenlere bağlı gereksinimin değiştiği
düşünülmektedir. Stresli yaşam, alkol kullanımı, hastalık gibi
faktörlerde gereksinimi üzerinde etkindirler.
Organizmanın yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için
vitaminlerin gereksinim duyduğu miktarlarda alınması zorunludur,
yetersizliği ya da organizmada fazlaca birikimi önemli boyutta
sağlık problemlerine neden olur.
Vitamin
Yetersizliği
Normal
bir beslenme ile yaşamını sürdüren bir organizmada vitamin
yetersizliği söz konusu olamaz, bu sonuç daime tek türlü beslenmenin
bir sonucudur. Vitamin, besin maddelerinden gereksinim duyulan
miktarın sağlanması öncellikle kan dolaşımındaki miktarının
azalmasıyla başlar, hücredeki vitamin düzeyi düşer ve de kendisi ile
ilgili metabolik olaylar azalır ve bozulur. Bu etki ve yıkımlar
zaman içinde ve farklı sonuçlarla kendini gösterir, bu değişiklikler
organizmadaki unsurların vitaminlere olan hassasiyeti ile ilgilidir.
Vitamin
Fazlalığı
Vitaminlerin faz<la miktarda vücutta depolanması da metabolizmaya
zarar verebilmektedir.örneğin; yağda çözünen A,E ve D
vitaminlerinden organizmanın gereksiniminden fazla alınırsa
karaciğerde depo edilir ve zamanla fazla miktarda A vitamini
karaciğeri yıkabilir.
Bitkilerde
Vitaminler
Bitkilerde vitaminler ya oldukları gibi yada provitaminler (ön
vitamin) şeklinde bulunurlar. Provitaminler, metabolizmada
vitaminlere dönüştürülebilen organik birleşiklerdir.
Bitkiler,
basit bileşenlerden yani uygun karbon, azot, mineral ve enerji
kaynaklarından ihtiyaç duyulan tüm maddeleri sentezleyebilir ve
böylece insan ve hayvanlar için vitamin kaynağı olurlar. İnsanlar ve
etle beslenen hayvanlar içinde ikinci bir vitamin kaynağı
hayvanların bazı organlarında depo edinen vitaminlerin besin maddesi
olarak alınmasıdır.(balık yağı, süt, yumurta, karaciğer). İnsan
organizmasında da vitamin depoları vardır ancak eser miktarda etki
gösteren vitaminler bir taraftan da bozulurlar, bu nedenle
besinlerle sürekli vitamin alınması gerekir.
Günümüzde
tüm besin maddelerindeki vitamin miktarları hakkında bilgimiz olduğu
gibi, en önemli vitaminlerde teknik yollardan sentetik olarak
üretilebildiğinden ilaç şeklinde istenildiği kadar vitamin almak
elimizdedir.
Piyasada bu
şekilde bir tek vitamini yada karışım halindeki bir çok vitaminleri
içeren bazı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu noktada içerdikleri
vitamin miktarlarına ve de doğal alımla mukayese edilmeyecek oranda
değer kaybı olduğuna önemle dikkat çekilmelidir.
Çağımız
bitki çağıdır. Muhtemelen bitkisel ürünlere ilgimizin ana nedeni
“önleyici tıbba” olan zorunlu yaklaşımıdır. Modern çağın insanı
artık yaşam tarzının ve beslenme şeklinin hastalıkları önlemede
etkin olduğu bilinmektedir. Sentetik yaklaşımlardan tamamen uzak,
çevre dostu bir yaşam tarzıyla bitkilerin artan kabulü optimum
sağlığın geliştirilmesinde önemli bir yol oynayabilir.vitaminler bu
değişen anlayıştan nasibini almış,sentezlendikleri yegane kaynaklar
olan bitkiler arasında, önem kazandırma yönünde etkin bir rol
oynamaya başlamışlardır.
Yağda çözünen
Vitaminler
Bitkisel
ve hayvansal yağlarda bulunan A,E;D ve K vitaminleridir.
Bileşimlerinde sadece karbon (C)hidrojen (H) ve oksijen (O)
vardır.ısı ve yükseltgenme işlemlerine bir kısmı dayanıklı ise de
bir kısmı çok duyarlıdır.
Bu
vitaminlerin vücut kimyasındaki dengesi son derece önemlidir.
Eksiklikleri kadar fazla depolanmaları da ciddi klinik tablolar
oluşturur.
B Karoten (A Vitamini)
Bitkisel
gıdalara da bulunan provitamin şeklidir. Karaciğer, yağlı peynir,
süt yağı, yumurta sarısı, deniz ürünleri, ıspanak, havuç, kayısı,
biber ve şeftali en ,iyi kaynaklarından olan A vitamini turuncu
renkli bir pigmenttir.
Bitki
kimyasında zengin konsantrede bulunan B Karoten provitamin şeklidir.karotenler
antioksidan maddelerdir. Akciğer ,mide, yemek borusu, gırtlak be
idrar kesesi gibi bir çok tümörün oluşumunu engeller. Ayrıca
bağışıklık sitemini uyarırlar ve vücudumuzun savuma mekanizmasına
yardımcı olurlar. Kaynaklarından besin maddesi olarak alındığında ,
organizmada bağırsak çepelinden emilirken ortadan bölünüp su
katılmasıyla vitamin A şekline dönüşürler. bu şekilde organizmaya
giren A vitamini kan akımı ile karaciğere gider ve orada nispeten
büyük miktarda depo edilir. (0.2 – 2.0 mmol/G ) kanda az miktarda
serbest halde dolaşabilmektedir.
Bu
vitamin göz sağlığının korunmasında ve tedavisinin sağlanmasında
etkinlik göstermektedir. Göze zarar veren UV ışınlarının tutulması
ve diğer zarar veren etmenleri dezenfekte etmesi zamanla gözlenir.
Sadece birkaç damla suyla göz sakinleşir, görme iyileşir ve
stabilize edilir.
Gen
ifadesi ve doku farklılaşmasını düzenleme üzerine de etkili olan
bir vitamindir. Dolayısıyla büyüme ve dokuların sağlığını koruma ile
ilgili hastalıkların oluşmasına karşın organizmaya direnç
kazandırmaktadır.
A
Vitamini sürekli besim maddeleri ile alınmalıdır. Aksi taktirde,
organizmada eksikliği görülebilir ve başlangıçtaki gereksinim
karaciğerden sağlanabilinir. Ancak zamanla eksiklik düşük kan
düzeyleri ile kendini gösteriri, klinik problemlere yol açacak
şekilde sonuç verir. Görme fonksiyonu üzerindeki azalma “gece
körlüğü” (keratomalazi,kseroftalmi) oluşur ve daha sonra gözün
epitel dokusu üzerinde nasırlaşma başlar.bu hastalıktan dolayı A
vitaminine “epitel koruma vitamini” (axeroftol) adı verilir. Ayrıca
eksikliği tüberküloza ve diğer enfeksiyonlara karşı genel bir
dayanıksızlık doğurmaktadır. Hayvanlar üzerinde denemeler,
eksikliğinin büyümesinin durmasına neden olduğunu göstermiştir.
A
Vitamini aşırı alınırsa toksiktir. Yağda çözünen bileşiklerden
olduğu için yağ doku ve bir çok hücrenin lipit bileşenleri içinde
bol miktarda depolanabilirler ve zamanla bu ürünler toksisiteyi
oluşturur. “A Vitamini toksisitesi” uyuşuklu,karın ağrısı,baş
ağrısı,aşırı terleme ve kolay kırılan tırnaklara enden olur.
Tokoferol (Vitamin E)
Tokoferol
E vitaminin en aktif şeklidir. E vitamini doğada sadece bitkilerin
bileşiminde bulunduğundan bitkisel gıdalar tek kaynağıdır. Bitkisel
yağlar, yumurta, çavdar, arpa ve fındık, ceviz gibi kuruyemişlerden
alınabilir.
Çiğ ve işlem
görmüş gıdalardaki düzeyi uygulanan işleme göre değişir.
Bitkilerde bulunan tokoferoller kimyasal yapı olarak birbirlerine
çok benzerler ve antioksidan maddelerdir. Bu özelliğin en önemli
fonksiyonu kolayca oksitlenebilir(tokokinon) olmalarıdır, doymamış
maddelerinin kendiliğinden oktidasyonunu önlerler. Özellikle membran
lipitlerinde bulunan yüksek ortanda doymamış yağ asitlerinin
peroksit oluşturmasını engelleyerek zararlı oluşumların
gerçekleşmesini önler.
E
Vitamini A vitamininin emilmesini ve depolanmasını
kolaylaştırır.normal üreme fonksiyonu için gereklidir. Kas
bütünlüğünü sağlanmasında etkindir.
Organizma
için gereksinim duyulan E vitamini miktarı özellikle beslenme
şekline bağlı olarak değişir. Doymamış yağ asitleri ağırlıklı
beslenme gereksinimini arttırmakta iken selenyumca zengin beslenme
gereksinimini kompanse eder. İnsan organizmasındaki yetersizliği,
kısırlık, düşük riskinde artma, kas yoğunluğu, kas zayıflığı gibi
rahatsızlıklara neden olabilir.
Suda Çözünen Vitaminler
Hayvansal
veya bitkisel organizmaların sulu özütlerinde bulunurlar.B Grubu
vitaminleri ve C vitamini bu gruptadır. Suda çözünen vitaminler
yağda çözünmezler. Önemli bir kısmı;karbon (C) hidrojen (H), oksijen
(O) azot (N) ve kükürt (S) elementlerinden, bir bölümü yalnız C,H ve
O den oluşmuştur.
C Vitamini (Askorbik Asit)
Organizmanın en çok gereksinim duyduğu vitamindir, bunun sebebi
bilinmemektedir. Bu kadar önem arz etmesinin yanı sıra insan
vücudunun askorbik asit yapmaması ve de fazlasının vücutta
depolanamadan atılması gereksinimini karşılayabilmek için besin
maddesi olarak sürekli alınmasını gerektirir. Günlük alınamsı
gereken miktar, yaş, sosyo, ekonomik durum ve yaşam tarzına bağlı
olarak değişmektedir, rtalama olarak 40-60 mg alımı önerilmektedir.
Bitkisel
kaynaklı yiyecekli zengin kaynaklıdır. Sebzeler ,lahana, domates,
biber brokoli, ıspanak, pazı, maydanoz ve meyveler hint kirazı, kuş
burnu, çilek ve turunçgiller askorbik asit içermektedirler.
Hayvansal kaynaklı yiyecekler ise (böbrek ve anne sütü hariç)
vitaminden fakirdirler.
Askorbik
asit A Vitamini gibi antioksidan bir vitamin olmakla birlikte
bağışıklık sistemi üzerine de etkin bir vitamindir. Bağ dokunun
başlıca yapısal proteine olan kolejenin üretiminde etkindir, diş ve
kemik yapısı başta olmak üzere tüm vücudumuz için gerekli olan bir
vitamindir. Bu nedenle de zedelenme ve yaralanmada önemli işlevi
vardır. Besin maddelerinin kullanımında (demir fosfat gibi) önemli
faktördür. Stresle mücadelede özellikle etkindir.
Askorbik
asit bir çok fonksiyonda etkin rol oynadığından yetersiz belirtileri
spesifik olarak görülmektedir; halsizlik,iştah kaybı, kemiklerde,kas
ve eklemlerde ağrı, yaraların iyileşmesinde gecikme gibi durumlar
görülür. İleri derecede eksik,iğinde deri altında ve kaslarda
kanamalar, şişmeler olur, diş eti enfeksiyonları ve dişlerin
gevşemesi görülür. Saç folikülleri etrafında sertlikler oluşur.
Kolejen dokunun destek görememesinin sürekliliği, eskiden deniz
yolcularının korkulu rüyası olan “skorbüt” hastalığına neden olur.
Tazelik
değeri olan pişirilmemiş besinler ya da pişirilme özelliklerine
edilerek pişirilen besinlerde (yeter ısıda, kendi suyuyla pişme)
askorbik asit gibi ısıdan etkilenen vitaminler değerinden fazla
kaybetmeden korunabilir. Kaynatılan besinler askorbik asitlerinin
beşte dördüne kadar varan miktarlarını suya vererek kaybederler.
Sebze ve meyvelerde ise kesilmiş ve zedelenmiş kısımlar hızla
oksidasyona uğramaya başlarlar, bu nedenle mümkünse kesmeden
kullanım tercih edilmeli, kesildi ise de hemen sonra yenmeli, uzun
süre saklanmamalıdır.
Hayati
fonksiyonlarda etkin rol oynayan bu vitaminin korkunç tablolarına
maruz kalınmaması için gıda sanayi sentetik askorbik asit kullanımı
ile zengin içecekler, besinler elde etmekte, pek çok çeşidi
insanlığın hizmetine sunmaktadır. Ancak burada doğal kaynaklı
vitaminlerle sentetik vitaminlerine aynı bileşimine de aynı
biyolojik faaliyete sahip olmadığını özenle hatırlatmak gerekir.
Ve
askorbik asit hiçbir kayba uğramayan özel bir bileşimle, ilk günkü
tazeliği ile insan metabozlimasına hayat veriyor.
B Grubu Vitaminleri ve Stres
Stres,
çağımızın rahatsızlığı ve pek çok klinik tablonun da nedeni hatta
medeniyetin getirdiği bir çıkmaz sokaktır. Mücadele için pek çok
yöntem önerilmekte, bu alanda pek çok iş dalı kurulmaktadır.
Başaranlar ve başaramayanlar var elbette, strese yenilip alkolizmin,
sigaranın kölesi olanlar ve kaçınılmaz son ölümcül hastalıklara
yakalananlar… Peki, doğadan uzak standart yaşam tarzının ve doğadan
uzak beslenme alışkanlıklarımızın hediyesi olan stres gerçekten
hayatımızın çıkmaz sokağı mıdır ?
İşte
stresle mücadelede askorbik aside destek veren bir diğer güçlü
vitamin grubu… Bir arada ve düzenli beslenme alışkanlığımız halini
aldığında yaşamı tamamlanması gereken bir görev halinden çıkarıp,
bir senfoni haline getirmemize yardımcı olan büyük güçlerdir.
Bireysel olarak artı etkilerini de oluşturduklarında fiziksel ve
ruhsal sağlığımızı koruma yolunda önemle destek verirler.
Tiamin (Vitamin B)
B1
vitamini hayvansal ve bitkisel her ikisinden de, kısmen serbest
kısmen birleşmiş olarak kompleks halde bulunurlar. Bütün tahıl
ürünlerinde, kuru baklagillerde, fındık, fıstık, ceviz gibi yağlı
tohumlarda,yürek, böbrek, karaciğer gibi sakatatlarda bulunur.
Vitamine olan gereksinim bütün yaş grupları için alınan besin kalori
miktarı (enerji) ve karbonhidtar ile doğru orantılıdır. Genel olarak
erişkinlerde günde 1 mg’ın altında alınmalıdır.
Sinir
sistemi sağlığında önemli rol oynar, yetersizliğinde sinir sistemi
fonksiyonları bozulur. Kas hücrelerinin fonksiyonlarını yerine
getirebilmeleri için gereken enerji sağlanmalıdır, aksi taktide
sindirim ve diğer işlemler yerine getirilemez. Yetersizliğin de
mide-bağırsak kanalında (gastro intesinal kanalda ) bozukluklar,
ülser problemleri bunun sonucunda da dilde ve dudaklarda acı,
depresyon ve sinirlilik görülür. Kalp ve öteki dokularda ödem
oluşur, kalp yetmezliği ve çarpıntılar oluşur. İleri derecede de
eksikliği, el ve ayaklarda sancı, karıncalanma, desteksiz oturup
kalkamama gibi belirtiler oluşur, bu hastalık “beri beri
hastalığıdır.
Riboflavin (Vitamin B2)
Proteince
de zengin kaynaklarda, (karaciğer ,böbrek), süt ve ürünlerinde
(peynir, yoğurt) ve de yumurta ,kuru baklagiller, yeşil yapraklı
sebzeler ve bira mayasında bulunmaktadır. Riboflavin için günlük
önerilen miktar yetişkinler için 1.2-1.7 mg’dır. Vitamine duyulan
gereksinim alınan enerji ve proteinle orantılıdır. Riboflavin en iyi
şekilde pridoksin (B6),C vitamini ve niasinle birlikte çalışır.
Temel
fonksiyonu, diğer maddelerle karbonhidratın, yağların ve
proteinlerin enerji üretimi için etkin rol oynamasıdır. Antioksidan
özelliğe sahiptir. Göz ve cilt sağlığını korumada etkindir.
Yetersizliğinde, kolajen üretiminin sürekliliği bozulur,derinin
yıkımı başlar; yüzde dudakta kurumalar,çatlamalar,göz kenarında
yaralanmalar,iltihaplanmalar görülür.
Niasin (B3 Vitamini)
Bitki ve
hayvan dokularında yaygın olarak bulunur, kalın bağırsaklarda
üretilseler de kullanılamazlar. Yer fıstığı, patates, çikolata ve
kahve zengin kaynaklarındandır. Esansiyel aminoasitlerden olan
Triptofan dan oluşturulabilir. Triptofanca eksik beslenme sonucunda
vitaminin yetersizliği oluşabilir. Enerji üretiminde etkin rol
oynar. Isıya dirençli olduğundan besinler pişirildiğinde yıkıma
uğramaz. Yetişkinler için günlük ortalama gereksinim 20 mg kadardır.
İnsanlarda niasin yetersizliği,deride, sinir ve sindirim sisteminde
değişmelere neden olur. Deride güneş gören bölgeler daha etkin
olarak değişir,sinir sistemindeki değişme ise ishal (diyare)
sonuçları ile kendini gösterir. Bu oluşumlar “pelegra hastalığı”
olarak tanımlanır. Büyüme çağında önem arz eder, eksikliğinde
çocuklarda büyüme durur.
Pantotenik Asit (Vitamin B5)
Vitamin
B5 birçok hayvansal ve bitkisel besinlerinde bulunduğundan
Pantotenik asit adını almıştır. Yeşil yapraklı bitkiler bu vitamini
üreterek tohumlarında depolar, tüm tahıllarda bulunur. Pantotenik
asit diğer B vitaminleri gibi kendi başına fonksiyon yapmaz
Organizmanın ve derinin gelişmesi, hastalıklardan korunması gibi
metabolik fonksiyonlarda rolü vardır. Gereksinim miktarı yetişkinler
için 5-10 mg önerilmektedir. Ancak besin maddelerinin işlenmesi
sırasında ısı etkisi ile önemli bir miktarı kaybolduğundan daha
fazla miktarda alım önerilmektedir. Bütün besin maddelerinde
bulunduğu için yetersizliğine de pek rastlanmamaktadır.deneysel
yetersizliği çalışmalarında , mide bulantısı kusma,kas kasılmaları
görülmüştür. Daha ileri safhalarda hafıza kaybı ve ayaklarda
karıncalanmalar, deride ve saç dersisinde değişikler saptanmıştır.
Pridoksin (B6 Vitamini)
Avrupa’da daha çok
“Adermin olarak bilinir” vitamin B6’nın 3 şekli vardır; pridoksin,pridoksal,
pridoksamin formudur.günlük gereksinim yetişkinler için 2 mg
kadardır. Besin maddelerinde yaygın olarak bulunmaktadır. En zengin
kaynakları balık, sakatatlar (karaciğer,böbrek) patates, erik, kuru
üzüm,avakado, mayalı hamur ve muzda bulunur. İnsanda vitamin
yetersizliği görülebilmekte ancak tipik bir rahatsızlığa neden
olmamaktadır.ısı ve ışıktan etkilendiği için, besin maddeleri
pişirilirken önemli derecede kayba uğramaktadır. Bu nedenle
gereksiniminden fazla alımı gerekmektedir. Yetersizliğinde sinir
sisteminde bozukluklar, deride, gözde ve ağızda iltihaplanmalar
görülür. Ayrıca, erkeklerde kolesterol artmasına ve damar
tıkanıklığına neden olur.
Folik Asit (B9 Vitamini)
B2 Vitaminin
kompleksinin bir komponentidir.hayvan organizmalarında ve özellikle
yeşil yapraklı sebzelerde bulunur.
Folik asit Amerika
Birleşik devletlerinde hem erekler, hem kadınlar arasında bir
numaralı ölüm nedeni olan kalp hastalığı için, vücutta bulunan bir
aminoasit olan hemosistenin normal düzeylerini korumaya yardım
ederek önler. Harward Tıp Fakültesinde yürütülen bir çalışmaya göre,
az miktarda yükselmiş hemosistenim düzeylerine sahip erkekler, daha
düşük düzeylere göre kalp krizi geçirmeye 3 kez daha yakındır. Folik
asit açısından zengin bir besinle beslenmek kalp krizi geçirme
riskimiz olmasa bile önlem alma açısından akıllıca olacaktır.
Folik asit
mikroorganizmalar için büyüme maddesi olarak keşfedilmiştir. Hücrede
önemli metabolik olaylarda rol alır. Kemik iliğinde eritrosit ve
lökositlerin oluşumu ve olgunlaşmasında etkindir. Yetersizliğinde
kırmızı kan hücreleri olumsuz yönde etkilenir ve bir tip anemiye
“leggaloblastik anemi” neden olur ısıdan ve ışıktan etkilenen
vitamin besinlerin yanlış saklanması ve hazırlanmasından,
tekrarlanan ısıtma işlemlerinden etkilenerek büyük miktarlarda
kayıplara uğrar halsizlik, nefes darlığı,ciltte soluk renk spesifik
olmayan belirtilerindendir. Bu belirtiler B12 yetersizliğinden
kaynaklanan anemi sonucunda da oluşan belirtilerdir.
Kobolamin (Vitamin B12)
Diğer
vitaminlerden en büyük farkı kobalt minareli içermesindir. En iyi
kaynakları hayvan ve organlarıdır (karaciğer, böbrek,vs.). balık süt
ve ürünleri, yumurta diğer vitamince zengin yiyeceklerdir. Bitkisel
gıdalarda çok nadir bulunabilir, örneğin en iyi kaynağı
alglerdir.ancak bu bitkilerden elde edinen vitamin biyolojik
yararlığı tartışmalıdır. Bu noktada vitamin yararlanırına dikkat
çekilmelidir.
Vitamin
vücutta önemli rol oynar. Kan hücrelerinin (hemoglobin) oluşumu ve
olgunlaşmasında, bazı temel metabolik olaylarda (protein ve yağın
metabolize olması gibi) ve de sindirim ve sinir sisteminin sağlıklı
yaşamı için son derece önemlidir.
Kobalamin
gereksinimi normal erişkinlerde 2-3 ug kadardır.hiçbir hayvansal
yiyecek almayan vejeteryanlar başta olmak üzere insanlarda
eksikliğine rastlanmaktadır.bu önemli vitaminin eksikliği bütün
yaşlılarda şiddetli zihinsel güçlüğe neden olduğu için kısa süre
önce “beyin vitamini” olarak anılmaya başlandı. Gerçekte 60 yaşın
üzerindekilerin %10 unun bu vitamin düzeyleri düşüktür ve sonuçlar
yıkıcı olabilir. Yetersizliği ile bir tip anemi de oluşmaktadır,
“persnisiyöz anemi” halsizlik, nefes darlığı solgun cilt, çarpıntı,
bacaklarda duyu azalması, uyuşma, ağrılar belirtilerindendir.
Sindirim sistemi hastalıklarına da neden olabilmektedir. Ayrıca
yetersizliği santral sindirim sistemini olumsuz yönde
etkilemektedir, bazı nörolojik bozuklukların oluşumuna neden olduğu
saptanmıştır.
Psodovitaminler (vitamin Gibi Olan Maddeler)
Çeşitli
besin maddelerinde bulunan, bazı özellikleri ile vitaminler grubuna
giren bazı özellikleri ile de vitamin değildir denilen, özel olarak
tüketilmeyen ancak yetersizliklerine bazı rahatsızlıkların
oluşumunda faktör olan maddedir.Kolin (Lipotropik Faktör),
bioflavanoidler, koenzim Q bu gruptan birkaç tanesidir.
Kolin B
vitamini komplekslerinde bulunmaktadır. Hayvan ve bitki dokularında
dağılmış olarak bulunur. Deney hayvanlarından kolin
yetmezliği,karaciğer yağlanma ve siroz ile sonuçlanmıştır. Aminoasit
metabolizması enerji üretimi ve kasları geliştirmede kullanılır.
Asetil-kolin formu özellikle sinir sitemi üzerinde etkilidir.
B Grubu vitaminleri
Kobalamin
(B12) vitamini sinir sisteminin sağlığı için olmazsa olmaz olan ve
diğer pek çok önemli fonksiyonu olan vitaminlerin bulunması önemini
artırmaktadır. Bu vitaminlerin organizma yararlı kullanımı
kalitelerine ve de bir arada dengede bulunmalarına bağlıdır.
Dengelerinin yanı sıra bitkinin metabolizmaya kazandırdıkları ile
biyolojik zararlı kullanımının sağlanması insanoğlunun yaşam
senfonisinde, özellikle de kendi yaşam standartlarımızı
düşündüğümüzde ne derecede etkilidir? Derlediğimiz bilgilerin
eşliğinde düşünmek gerekir.
MİNERALLER
(ORGANİK ELEMENTLER VE TUZLARI)
Sağlıklı
bir yaşam için bazı anorganik element ve iyonların belirli
miktarlarda bulunması gereklidir.zorunlu olan ve düzenli bir
şekilde tüketilmesi gereken otuz kadar mineral ve kimyasal madde
vardır. Bunların bir çoğu birlikte çalışır ve işlevlerini yerine
getirmek için birbirine bağımlıdırlar.
Minareler, biyolojik değerlenmeye göre; asal elementler ve
istenmeyen veya son derece zararlı olan elementler olarak
ayrılırlar.asal elementler organizma tarafından çok miktarda
gereksinmesi duyulan, enzim-hormon vitaminlerinin bileşenleri olarak
bulunan dirimlik faktörlerdir.Organizmada emilim ,sindirim ve bazı
metabolik fonksiyonlarda önemli rol oynar. Kemikler ve dişlerin
oluşumunda etkindirler. Vücuda zararlı olan elementlerde başta
kurşun ve cıva olmak üzere bir dizi elementlerdir, radyoaktif
elementlerde bu sınıftadır.
Mineraller insan vücudunda bulundukları miktarlara göre de “makro ve
mikro” elementler olarak sınıflandırırlar. İnsan vücudunda en fazla
oksijen bulunmaktadır, bu durum vücudum 2/3 sinin sudan ibaret
olmasından ileri gelmektedir dolayısıyla hidrojen yüzdesi de
yüksektir. Azot vücutta serbest halde bulunan diğer elementtir.
Karbon ve azot fazlalığı da organizma dokularının temel olarak
oluşumunu sağlamalarından gelmektedir.
İnsan
organizmasında Mineral Bütçesinin Önemi
Mineraller beslenmenin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bunlardan her
birinin görevi bir diğerininki ile ilgilidir. Örneğin kemik ve
dişlerin oluşumunda kalsiyum, fosforun arasında belirgin bir ilişki
vardır. Bakır demirin kullanmasını katalizler ve kan oluşumunda
kobalt her ikisinide etkiler.
Minarelerin organizmadaki bütçeleri önemli bir nokta da diğer
maddelerden faklılık göstermektedir; Proteinler,
Karbonhidratlar
ve yağların aksine mineraller organizmada ne üretilirler nede
tüketilirler. Besinler ile alınması ancak kaba sınırlar içinde
ayarlanabilinir. Bununla beraber boşaltım işlevinin düzenleyici
etkisiyle birlikte vücut sıvılarındaki konsantrasyonları
ayarlayabilmekte ve bir “iç ortam” oluşturabilmektedirler. Bu durum
bile insanlarda mineral bütçesindeki bozuklukların (elektrolit
bütçesi bozuklukları) görülmesini engelleyemez.
Kalsiyum
Besinlerde çok az bulunan kalsiyumun başlıca kaynakları süt ve süt
ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, tahıllar, yumurta,portakal, limon
ve balıktır.fakat bazı sebzelerde olduğu gibi çözünmeyen tuzları
halinde bulunan kalsiyumun tamamının metabolizma tarafından emilimi
gerçekleşmez
Oysa
element vücudumuzun en fazla gereksinim duyduğu elementlerdir.
Yeşillikler için günlük gereksinim 800-1000 mg kadardır. Kalsiyumun
ortalama %99 dişlerdedir. Diğer bir mineral fosforun %80 ide kemik
ve dişlerdedir. Kemik ve dişlerde kalsiyum fosfat depo edilmektedir
ve bunun gelişimiyle kemik kristalleri meydana gelir.kalsiyum sinir
sistemindeki iletişiminde ve kasların uyarılmasında büyük rol
oynamaktadır, bu nedenle kandaki düzeyi belirli düzeyde
tutulmalıdır. Bu düzeyin altında ;solunum kasları da dahil tüm
kaslarda kasılmalar, kramplar ve ölüm oluşur. Bu düzeyin üzerine
çıkıldığında ise beyin fonksiyonlarının azalması, koma ve ölüm
gerçekleşir. Ayrıca kalsiyum kanın pıhtılaşmasında yardımcı madde
olarak işlem yapar, hücre çeperindeki sıvı geçişinde ve bazı enzim
aktivasyonlarında önemli rol oynar.
Uzun
süreli kalsiyum eksikliğinde saç dökülmesine diş ve kemik
hastalıklarına (raşitizm, osteoporoz) rastlanmaktadır. Kalsiyum
vücudumuzun mimarisinin vazgeçilmez unsurudur.
Fosfor
Besin
maddelerinde yaygın olarak bulunabilen bu mineralin başlıca
kaynakları süt ve süt ürünleri, yağsız et, proteinden zengin
kaynaklar, kuru baklagiller, tahıllar, balık ve tavuktur. Bitkisel
kaynaklı besin maddelerinde mineralin biyolojik olarak yararlanımı
azalır, çinko, demir, kalsiyum gibi minerallerle bağlanır.
Yetişkin
insanlar için gereksinim duyulan miktar kalsiyumla aynı olup
800-1000 mg kadardır. Bu iki mineralin kaynakları aynıdır ve
kalsiyum yeter miktarda alındığında fosfor gereksinimini de
karşılamış olur. Vücuttaki %80-90’ı kemik ve diş yapısında
kalsiyumla beraber etkinlik gösterir. Ayrıca mineral, hücre yapısı
ve fonksiyonlarında, enerji üretiminde, dokuların kendini
yenilemesinde rol oynamaktadır.
Mineralin
yetersizliği normal bir beslenmede pek görülmez. Ancak bazı
rahatsızlıklarda fonksiyonelliğini yitirmektedir; mide-bağırsak
kanalındaki bir rahatsızlık mineralin emilimini düşürmekte, kemik
hastalıklarında (raşitizm, osteopoz) da kalsiyumla oranı
değişmektedir.
Vücudum
makro düzeyde gereksin,im duyduğu bu elementleri, önem taşıyan
birbiri ile orantılı alımı ve bağırsaktan maksimum emilimine destek
verebilmektedir.
Magnezyum
Bir çok
besin maddesinde yaygın olarak bulunur, patates, kuru yemişler,
tahıllar, kuru sebze ve meyveler, esmer pirinç ve etler, çikolata
zengin kaynaklarındandır.
Günlük
gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 200-500 mg
dır.organizmada pek çok metabolik fonksiyonda özellikle enerji ile
ilgili reaksiyonlarda (ATP kapsayan reaksiyonlarda) zorunlu olarak
rol almasından dolayı en küçük bir yetersizliği ciddi
rahatsızlıklara neden olmaktadır. Magnezyum aynı zamanda santral
sinir sisteminde etkilidir, yüksek konsantrasyonları deprasan
etkilidir, hipotansiyona neden olur, kalp hızını azaltır ve
nihayetinde kalp durur. Yetersizliğinde, yorgunluk, uyuşukluk, sitem
dışı titremeler, saç ve tırnaklarda kırılganlık görülmektedir.
Sodyum ve
Potasyum
Sodyum
mineralinin ana kaynağı olan softa tuzu (NaCI) dur ve değişik
oranlarda pek çok besin maddesinde bulunmaktadır; et, süt, yumurta,
yeşil yapraklı sebzeler, konserve yiyecekler, bira, ekmek, kek ve
bisküviler. Günlük gereksinim yetişkin bir insan için 1600 mg
kadardır. Potasyum minerali de doğal olarak bütün gıdalarda
bulunmaktadır; patates, baklagiller, sebze ve meyveler, kuru
yemişler.günlük gereksinim yetişkin bir insanda 3500 mg kadardır. Bu
iki mineralinde, özel sorunlar haricinde beslenme yeterliğine pek
rastlanmaz.
Sodyum ve
potasyum vücut sıvısının temel iyonlarıdır. Sodyum başlıca hücre
dışı sıvıda yoğundur, oysa potasyum bir çok enzimatik sürecin sinir
sistemndek,i iletimin ve kasın çalışma için zorunlu olduğu hücre
içinde yoğun bulunur. Hücre dışında soydu, hücre içinde de potasyumu
yüksek düzeyde tutan mekanizma hücrenin devamlılığını sağlamaktadır.
Bitkilerde potasyum sodyumdan fazla bulunur; sodyum ve potasyum
miktarlarına dikkat ediniz; Bunun nedeni potasyum iyonlarının
kolayca toprak tarafından emilirken, sodyum tuzlarının yağmurlar
tarafından denizlere taşınmasıdır. Bitkiler topraktan aldıkları
potasyumu organik asitlerle tuz olarak taşırlar. Bitkisel beslenme
ile de sağlıklı bir şekilde metabolizmadaki dengeye yardımcı
olurlar.
Demir
Yaşam
,için zorunlu elementlerdir, oksijenin kandan dokulara taşınabilmesi
için demirlere bağlanması gerekir. Vücutta toplam olarak 2.5-4 g
bulunan demirin %70 i kırmızı kan hücrelerinde (hemoglobin
hem-kısmı) %5i de kasların myoglobin bölümünde bulunur, Geri kalan
%25 kadar kısmı da dolaşımda bulunmaktadır. Demir kolaylıkla değer
değiştirebildiğinden metabolizmada oksidasyona ve enerji
reaksiyonlarında etkilidir. Demirin metabolizmada okside edici gücü
dolayısıyla da zarar verici etkisi demiri taşıyan proteinin veya
diğer antioksidanların varlığı ile engellenir. Kontrol edilemediği
zaman çok aktif serbest radikallere çevrilerek hücresel zararlara
neden olabilirler;hücrelerin yaşlanması veya ölmesi gerçekleşebilir;
bu normal hücre yaşlanması olmasına rağmen bu tip oksidasyonlar
hücrenin erken yaşlanmasına neden olur. Demir bağışıklık sistemi
üzerinde de etkilidir. Tahıllar, kuru yemişler, yeşil yapraklı
sebzelerde bulunmaktadır.
Demirin,
bir çok besin maddesinde bulunmasına rağmen organizma tarafından
kullanıldığı çok düşüktür. Hayati önem taşıyan demir besin
maddelerinde “hem ve nonhem demir” olarak iki form da
değerlendirilmektedir. En fonksiyonel demir hayvansal kaynakların
bir kısmında bulunan hem formudur; kimyasal yapısından dolayı,
kolayca oksijenle birlikte vücutta yüklenir ve boşaltılabilinir,
fakat araştırmalar %10-30 unun metabolizmada emildiğinden %80 kadar
kısmının atıldığını göstermiştir. Tahıllar da , sebzelerde ve hayvan
kaynaklı yiyeceklerin bir kısmında bulunan nonhem demirinin emilimi
besin maddelerindeki diğer bileşimlerin mevcudiyetine bağlıdır.
Ispanakta, tahıllar da meyvelerde ve yumurtada bazı maddelere bağlı
olan demir, suda çözülmez, sindirilemez ve atılır. Çay ve kahve
alımı da nonhem demir emilimini olumsuz etkiler.
Peki
insan vücudu için gereksinim duyulan demir miktarı karşılanmazsa
neler olur ? besinsel demir eksikliği kansızlığa (demir eksikliği
anemisi)neden olur. Erkeklerde demir gereksinimi kan kaybetmelerde,
bağırsak kanaması gibi durumlarda kendini gösterir. Kadın ve
çocukların ise demire ihtiyacı yoktur. Kadınların hamilelik
döneminde gereksinimleri artar ve menstruasyon kanamaları döneminde
demir kaybettiklerinden demir eksikliği kolayca ortaya çıkabilir.
Bitkisel
kaynaklı besin maddelerinden demirin kullanıldığı en iyi olanın
sadece soya fasulyesi olduğu bilinmekteydi bugüne kadar peki ya
bitki öz suyunda nonhem demirinin sürekli ve düzenli alımı
fonksiyel kullanımı arttırmakta ve gereksinim duyulan miktarda
kullanıma yardımcı olabilmektedir.böylece bağışıklık sisteminin gülü
bir oksidatif madde olan demirle zarar görmesi engellenmiş ve
hücrelerin yaşlanmasına karşı savaşta metabolizmaya destek
ver,ilmesi sağlanmış olur.
Bakır
Bakır
bütün doğal besinlerde bulunur. En zengin kaynakları hayvansal
gıdalardır. Bitkisel kaynakları ise kuruyemişler, kuru baklagiller
ve tahıllardır. Ancak organizma tarafından alınan bensin
maddelerinin posası bitkisel kaynaklı bakırın alımını azaltır.
Bakır
hemoglobin oluşumunda etkindir, kan hücresine oksijen taşıyıcısı
olarak hareket eder. Birçok enzimlerin reaksiyonlarında dirimsel
trol oynar. Ayrıca protein yapılarında fonksiyonel rol oynar ; bakır
taşıyan protein (lisil oksidaz)elastin ve kollojenin çapraz
bağlarının oluşumuna yardımcıdır. Bu şekilde kan damarlarının bağ
dokusuyla devamlılığı sağlanmış olur.
Günlük
gereksinim duyulan miktar yetişkinler için 1-3 mg dır.
Yetersizliğine pek sık rastlanmamakla birlikte, yetersizliğinde
bağışıklık sistem etkilenir ve genetik hastalıklar görülür; Wilson
hastalığı ve Mankes sendromu. Metabolizmaya fazlaca bakır
yüklendiğinde ise “bakır depolama hastalığı oluşur; safra kesesi ve
barsak yardımı ile büyük miktarların dışarı atılımı
başarılamadığından bakır birikimi oluşur, beyinde karaciğerlerde,
gözlerde ve diğer organlarda birikir ve organlara zarar verir.
Mangez
İnsan
veya hayvan dokusunda pek az miktarda bulunur, karaciğer, pankreas
ve saçlardadır insanlar için gereksinim duyulan miktarın pek az
olduğu da aşikardır ve fazlasının da zehir etkisi vardır.
En
zengin kaynakları bitkisel besin maddeleridir. Yapraklı sebzeler,
tahıllar, kuru baklagiller, kuru yemişlerdir. İnsanlar manganezin
çoğunu ay ve kahveden alırlar. Hayvansal gıdalar mineralce fakirdir.
İnsanlarda yetersizliği dengeli beslenmenin sağlanamadığı durumlarda
ortaya çıkmaktadır.
Krom
Kan
şekerini dengeler, insülinin ve hücre membranı arasında köprü görevi
görmektedir hatta insülin yapısını da etkilendiği ileri
sürülmektedir. Protein metabolizmasına da yardımcı olur. Günlük
gereksinim yetişkinler için 50-200 ug dır. Eksikliğinde kan şekeri
düşmekle (hipogilisemi), serum kolesterol triglisereit ve açlık
insülin düzeyi yükselmektedir. Diyabetlerde eksikliğine
rastlanılmamaktadır.Bira mayası kuru yemişler, mantar ve şarap diğer
zengin kaynaklarındandır.
Çinko
Çinkonun
deri ve bağ doku metabolizmasında özel bir yeri vardır, proteinin ve
kollojenin sentezine etkindir. Saç ve deriye renk veren pigment
hücrelerinde etkilidir. Enzim komponenti olarak bulunmakta (70-90
tane) ve bunlar karbonhidrat ve enerji metabolizmasında,
proteinlerin sindiriminde, Nükleik asit sentezinde karbondioksit
taşımasında ve diğer bir çok reaksiyonda yer alırlar.
Günlük
gereksinimini karşılayabilecek miktar yetişkinler için 10-25 mg dır,
dengeli besin alınması halinde bu karşılanabilinir. Çinko
yetersizliğinin en önemli belirtisi iştahsızlıktır. Geçirilen kronik
bir rahatsızlık, özellikle yaşlılık ve çocukluk döneminde
iştahsızlık varsa çinko yetersizliğine rastlanabilinir. Bu durum
çocukların bensel ve cinsel gelişimini olumsuz etkileyebilir
yaşlılarda sıklıkla yararlandıkları için iyileşmenin gereksinimine
neden olur.
Deniz
ürünleri, et, yumurta, kepekli ekmek, karaciğer, lahana ve sarımsak
diğer zengin kaynaklarındandır.
KARBONHİDTARLAR
İnsan ve
hayvanlar için en önemli enerji kaynağıdır. Enerji gereksinimimizin
%55-60’ının karbonhidratlardan sağlarız. Doğada en fazla bulunan
organik moleküllerdir. Karbonhidratlar öncelikle “şekerler ve şekere
benzemeyen polisakkaritler” olmak üzere 2 ye ayrılır.
Şekerler
Bunlar
basit şekerler (monosakkaritler) ve bileşik şekerler (olisaklkaritler)
olarak iki gruba ayrılırlar. Kristalsi, az çok tatlı maddeler olup
suda çözeltiler yaparlar.
Yaşamımıza tat
veren bu maddelerin neler olduğunu kısaca hatırlayalım.
Glikoz;
Meyvelerde ,bitki özlerinde,bal ve soğanda bulunur. Kan şekerini
hemen yükseltir. Organizmada genellikle nişastanın yıkımı sırasında
ortaya çıkar.
Frukoz;
meyve şekeri olarak bilinir. Glikoz gibi kan şekerini
yükseltmediğinden diyabetliler tarafından kullanılır. Glikozdan daha
tatlıdır.
Sakkoroz; Günlük yaşamda kullandığımız toz, kesme, pudra şekeri
sakarozdan oluşmuştur.şeker pancarı ve şeker kamışından elde
edilir.ayrıca incir, üzüm, hurma, havuç gibi bazı meyve ve
sebzelerde de vardır. Kan şekerini çabuk yükseltir.
Laktoz
; Süt şekeri olarak bilinir. En az tatlı olanıdır.
Maltoz;
tahıllardan elde edilir. Organizmada nişastanın yıkımında ortaya
çıkar.
Polisakkaritler
Şekere
benzemeyen bu bileş,imler tatsız ve yüksek molekül ağırlığında
kompleks yapılardır. Suda çözünmezler, suda dağılabilen koloidal
çözelti yapar. Polisakkaritlerin yapı taşları sadece basit şekerler
(monosakkaritler) değildir, bazı tüketilmiş bileşikler (amino
şekerler ve üronik asitler) de vardır.
İnsan ve
Hayvanlarda Polisakkaritler
İnsan ve
hayvan metabolizması, bitkilerde yoğunlukla bulunan
polisakkaritlerden az miktarı kullanılır. Sindirim sisteminin
kaldırabileceği miktar sınırlıdır, spesifik bir emilme şekliyle (pnositöz)kullanılır
ve bir kez emilimi gerçekleşir, o oranda da kalır.
Glikojen;
insan ve hayvanların depo ettikleri polisakkaritir. Kas dokular ve
karaciğerde depolanmaktadır ve karaciğerin glikojen içeriği beslenme
durumu ile sıkı bağımlıdır, kısa süren bir açlık durumda bile
minimuma düşer. Bitkilerde bulunmaz, sadece tatlı mısırda
bulunmuştur. Kimyasal bileşim ve bir çok özellikleri bakımında
nişastaya benzer.
Bitkilerde
Polisakkaritler
Bitkilerde çok sayıda karmaşık yapılı polisakkarit bulunmaktadır.
Nişasta, selüloz, pektin, zamklar bu gruptadır. Bunların başlıca iki
fonksiyonları vardır; hücre zarları ve iskeletler maddelerini
oluşturmaları ve de yedek besin olmalarıdır.
Nişasta ;
bitkilerde havadaki karbondioksitin özümlenmesi(fotosentez) ile
oluşan glikozun özel enzim sistemin altında yoğunlaşması ile oluşur.
Suda çözünmeler ve tatları yoktur. Bitkilerin köklerinde,
gövdelerinde, yapraklarında veya meyvelerinde depolanmaktadır;
nişasta tanecikleri ince bir protein katmanı ile çevrilmişlerdir ya
da selüloz duvarına tutunmuş olabilirler.
İnsan
beslenmesinde en önemli besin polisakkarittir, günlük karbonhidrat
gereksinimin çoğunu nişastadan alınır ve sindirim enzimleri
tarafından yavaş yavaş şeker dönüştürülür. Fazla alınması durumunda
ise yağa dönüştürülüp depolanır.
Fruktanlar; tüm genç bitkilerin hücre duvarlarını
oluşturmaktadır;birçok bitkinin kök yumrularında depo polisakkarit
olarak nişastanın yerine , bazı bitkilerde de nişasta ile birlikte
bulunur.
Pektin; tüm genç bitkilerinin hücre duvarını oluşturmaktadır;
parankima hücre duvarında, meyve ve sebzelerde bulunur. Yapısı kesin
olarak bilinmemekle birlikte iyi su tutucudur, jöle oluşumunu
sağlar.
Bitki
Zamk veya zamklı sular (musilaj); karmaşık maddelerdir. Suda çözünen
ya da su ile şişip yapışkan koloidal çözeltiler yapan
polisakkaritlerdir. İnsan beslenmesinde önemli bir yeri yoktur. Daha
çok sanayide kullanılır,şekercilikte kristalleşmeyi önlediğinden
önemlidir.
Selüloz
Bitkilerin odunsu kısmanda ve hücre duvarlarının dış kısmında
bulunur. Doğada en bol bulunan organik maddelerden olan selüloz,
ünülin başta olmak üzere lignin, kitin maddeleriyle sertleşmiş
olarak bulunur. Suda çözünmeyen bu madde insan sindirim
enzimlerinden etkilenmez ve sindiremez ancak sindirim sisteminin
düzenli çalışmasında etkinlik gösterir; organizmada artık hacmi
arttırarak dışkı durumunun düzenlenmesini sağlar ve barsak
hareketlerine yardımcı olur.
Bitki
Bileşiminde ki Polisakkaritler
Polisakkaritlerin aldığı rol bu mucizeyi bitkinin etki mekanizması
açıklanabilmektedir. Bitki yapısında monosakkaritler ve
polisakkaritler bir arada bulunmaktadır.
Gluko-monnoz
monosakkaritleri hlüko-mannan yüksek polimer polisakkaritleri
şeklinde bulunmaktadır. Bu şekerler çok özel şekerlerdir. Şekerlerin
bir çoğu enzimler tarafından parçalanırlar, emilirler ve tekrar inşa
edilirler. Emilme biçimleri barsak ta olur. Gluko-mannan zincirlerin
bir kısmı da sindirim sisteminde bütün halde emilirler.
Enerjinin
primer kaynakları olan bu bileşimlerin iltihaplanmayı önleyici
etkisi vardır. Bu yüksek polimerlerin hipertansiyon, kolesterol ve
artrit üzerinde etkin olduğu, karaciğerin çalışmasını düzenlediği
bilinmektedir. Aynı zamanda bağ dokunun iskelet maddesi olan
polisakkaritler, kalsiyum ve fosfat alım miktarının arttırmaktır.
Karbonhidratlar
Besin
maddelerinin üretiminde kullanımına kadar geçirdiği işlemler
esnasında içerdiği besin eğerlerini kaybetmesi gerekmekte ve son
derece ileri teknoloji gerektiren prosesler ile mümkün olmaktadır.
Çok
sevdiğimiz muzu elmayı, portakalı soyar soymaz yemezsek, yeşil
yapraklı sebzeleri bıçakla kesersek ya da bir süre bekletirsek,
ortamdaki oksijenle temas başlar ve besin değerini hızla kaybeder.
Bu reaksiyonlar, besinlerdeki karbonhidrat durumu ile ilgilidir ve
çok karışıktır. Enzimli ve madde (substrat) gereklidir, birbirinin
eksik olması bu istenmeyen durumu önler oksijensiz bir ortam
yaratmak (vakumlama, etkileşmez gaz atmosferi) ve işlem prosesini
hızla yapılması kaliteyi koruma açısından zorunludur.
STEROLLER (STORELER/STERİDLER)
Steroller
lipit (yağ) bileşenleridir, kimyasal olarak benzemezler ancak benzer
fiziksel özellikleri vardır. Steroller, kristali alkoller olup
doğada serbest halde yada yağ asitleriyle bileşim halinde (mumlar)
bulunurlar.
Bitki
steroidleri “iltihaplanmayı önleyici (anti-enflamatuar)”
maddelerdir, bileşiminde bulunanlar şunlardır; kolesterol,
campesterol,lupeol.
Kolesterol
Kolesterin olarak da bilinir, insan vücudunun başlıca sterolüdür.
Bütün dokulara dağılmış halde bulunur. Önemli miktarda beyinde,
karaciğerde, adrenal bezlerinde, sinir dokusunda ve deride bulunur.
Karaciğerden salgılanan kolestrenin %90’ı safra asitlerine
dönüşür(oksitlenir), bir kısmı ise değişime uğramadan safraya
karışır ve safra kesesi taşlarını oluşturabilir. Storedi hormonların
ön maddesidir;cinsiyet hormonları (androgen ve östrogen)
bunlardandır.
Hayvanların dokularında bulunan bir tip kolesterol (7-dehidrokolesterin)
güneş ışınlarıyla D vitaminine dönüşür. 7- dehidrokolesterin insan
için en önemli provitamindir, deride oldukça yüksek konsantrasyonda
bulunur. Güneş ışınları yada UV ışınları tarafından fotokimyasal
reaksiyona uğrayarak önemli bir bileşime dönüşür (dehidroksikolekalsiferol).
Bu bileşim iskeletin özellikle mineralleşmemiş bölgelerinde iyi bir
şekilde mineralleşmeyi sağlar. Kemiğin önemli bileşimleri olan
kalsiyum ve fosforun dağılımı sağlamak suretiyle diş ve kemiğin
oluşumunda etkilidir. Bileşimin etkisi raşitizm hastalığına neden
olur.
B
Sitosterol
Bitki
dokularındaki sterol B sitosteroldür. Bitkisel steroller
kolesterolden farklı olarak insanlarda az miktarda emilirler. Hatta
fazla miktarda bulunan bitkisel steroller kolesterolün emilimini
azaltırlar (inhibe ederler).bu durum yüksek plazma kolesterol düzeyi
“hiperkolestrolemi” problemini azaltmak için önerilmektedir.
SPONİNLER
Doğada az
miktarda fakat dağılmış halde bulunur. Renksiz kristal acı
maddelerdir. Suda iyi çözünen çok köpüren çözeltiler oluştururlar,
kullanımları da bu özelliğinden gelir. Bu özellikleri dışında suda
çözünmeyen bileşimleri de vardır ve bunların seyreltik çözeltileri
bile zehirlidir, kana şırınga edildiğinde zehirli olan bu bileşimler
ağız yoluyla da alınabilirler. Bu bileşimler eskiden ilaç ve ok
zehiri olarak kullanılırdı.
ANTRAKİNONLAR VE TÜREVLERİ
Bu
bileşenler tek başına jelde bulunurlar. Genellikle zehirli maddeler
olarak bilinirler ve tek başlarına yoğun oranda olukları zaman bu
etki gözlenebilir. Ancak eser miktarda bulunmak zorundadırlar ve
zehirlidirler. Laksatif etki gösteririler, barsaklardaki emilmeyi
arttırırlar ve ağrı kesici (aneljezik) etkilerinden yararlanılır.
Güçlü antibakteriyel (bakterilere karşı) ve virüsidal (virüs
öldürücü) etkiye sahiptirler.
Bileşimin
de acı bir tat katarlar ve jel/usare karışımına sarı veya portakal
rengini verirler. Renk antrakinoun yapısından ileri gelir. Bunlar
çiçek, gövde yaprak ve kök hücrelerinin özünde çözülmüş olarak
bulunurlar.
|
Emodin |
Bakterileri öldürür ve cilt
problemlerinde etkilidir |
|
Antrasen |
antibiyotik ve anti-enflamatuar
(iltihap önleyici) |
|
Antronol |
antibiyotik özellik gösterir. |
|
Chrysophanic |
Acıt cilt mantarlarını
önleyici etki gösterir. |
|
Eterel yağ |
analjezik etki gösterir |
|
Sınnamonik acıt esteri |
Analjeik ve anestetik etki
gösterir |
|
Izobarboloin |
Aneljezik ve antibiyotik etki
gösterir |
|
Resistanol |
Bakterileri öldürür. |
HORMONLAR
Katı
kısımda bulunan diğer küçük molekülerdir.
Oksinler
Bitkisel
kaynaklı bir hormonudur. Bitkinin büyümesinden sorumludur. Bitki
tohumlarında daha yoğun olarak gözlenir.
Giberellin
Fitopatojen mantarların bir ürünü olarak izole edilmiştir.
Bitkilerin hızlı büyümelerinin sağlanmasının yanı sıra, hücre
bölünmesini de hızlandırır.
Bitkilerin
“gelişme hormonu” olarak tanımlanmaktadır.
BESLENME GEREKSİNİMİ
İnsanlar hem yaşamın devamı hemde
onlardan beklenen verimin elde edilebilmesi için değişik besin
maddelerine değişik miktarlarda gereksinim duyarlar.Bu besin
maddelerin bitkisel ve hayvansal kaynaklardan kompleks halinde
alılar ve metabolizma adı verilen ortamda bir çok değişikliklere
uğratarak özümlerler, ,değersiz ve zararlı atıklar da atarlar.
İnsanlarda beklenen verim
genelde dört ana başlık altında tanımlanabilir.Bunlar:homeostazı
korumak,büyüme,kas gücü olarak da tanımlanabilen iş verimi
(enerji)ve üzeri faaliyetleridir.İnsanoğlu yaşamını devam
ettirebilmek ve bahsedilen verimler sağlıklı bir biçimde
sürdürebilmek için,karbonhidrat
yağlar,proteinler,vitaminler,mineralle ve hormon,enzim gibi diğer
etkicil maddelerle gereksinim duyarlar.
Alınan besin maddeleri
miktarları vücudun metobilik gereksinimlerini karşılayacak nitelik
ve nicelik taşımalıdır. Bununla beraber vücuda alınan gıdalar
değişik oranlarda besin maddeleri içerdiklerinden aralarında uygun
bir dengeyi korumak gerekmektedir.
BESLENMENİN FONKSİYONLARI
Gün içinde gıdalarla besin
maddeleri,insanların yaşamının devamını ve yaşamın bir parçası olup
verimler sağlayabilmek amacıyla öncelikle homeostazı korunması için
gerekmektedir.
Homeostazı korumak
Homeostazı vücudun iç çevresinde
sürdürebilmesi işlemdir.Hücre ve dokuların birleşenleri sürekli
kullanılır ve vücudun iç çevresinde uygun sınırlar içinde
sürdürebilmesi için tekrar yerlerine konulmalıdır.Her gün besin
maddelerin alınması gereklidir.Çünkü :gereken yapı taşlarının
sağlanması ve ısı-elektrolit asit baz dengesinin sürdürülmesi
zorunludur.İnsan vücudunun ortalama bileşeni tablo`6da
gösterilmiştir.
|
Bileşen |
% |
|
Su |
55 |
|
Proteinler |
19 |
|
Yağlar |
19 |
|
Karbonhidratlar |
<1 |
|
Mineraller |
7 |
|
Vitaminler |
<0.01 |
Eğer vücut yağı göz arda edilirse
yağsız vücut kişinin ağırlığı kabul edilir.Sağlıklı erişkinlerde
ortalama yağsız vücut kitlesinin%65-70 ini su oluşturur.İnsanlarda
günlük su gereksinimini belirleyen etken ise besin maddelerinin
kalori içerikleridir.Bu gereksinimin erişkinlerde besin maddelerinin
içerdiği kalori başına 1 ml iken bebeklerde 1.5 ml olarak
belirtilmektedir.
Bazı durumlarda vücutta su dengesi ile
ilgili bir takım sorunlarla karşılaşabilmektedir.Bunlar;sıvı kaybı
ve sıvı fazlalağı olarak tanımlanabilir.Sıvı kaybı;aşırı
terleme,kusma isal veya aşırı yanıklar sonucu olabilir.Sıvı
fazlalagı ise böbrek veya kalp yetmezliği gibi su ve sodyumun normal
atılımı etkileyen hastalıklardan gerçekleştirilir.
Büyüme
Bireyler çocuklarda olduğu
gibi yaşamlarını belli dönemlerde yeni dokular oluşturmak için ek
besin maddelerine gereksinim gösterirler.
Enerji Gereksinimi
Her insan yaşam sürecinde beklenen
verimleri sağlayabilmek için enerjiye gereksinim duyar.Enerji,günlük
olarak tüketilen gıdalarda bulanan besin maddelerden
sağlanır.Sağlıklı olabilmek ve beklenen verimi gerçekleştirebilmek
için gereksenen enerjiyi saplayacak miktar ve kaliteden besin
maddelerine gereksinim duyulur.Enerji gereksinimi bireyin faaliyet
çevre fizyolojik fonksiyonlarına bağlı olarak oldukça değişiklik
gösteren kavramdır.Örn:büyümekte olan bir çocuğun bir sporcunun
hasta olan bir insanın enerji gereksinimlerine birbirinden hep
farklıdır ve onların günlük
beslenmelisi bu gereksinimlere göre düzenlenmelidir.
Üreme faaliyetleri
Üreme faaliyeti erkeklerde sperma
kalitesi ve verimi kadınlarda ise ovulasyon(yumurtlama) ve gebelik
durumu olarak ifade edilebilir.işte bu verimlerin sağlanabilmesi
için de vücudun değişik miktarlarda gereksinimi söz konusudur.
Besin
maddeleri
İnsanların besin duyduğu besin
maddelerini genelde 6 ana gurupta adlandıra biliriz
bunlar;karbonhidratlar yağlar proteinler vitaminler minareler ve
sudur.besin maddeleri ve bunların temel fonksiyonları tablo 7`de
gösterilmiştir.
|
Besin |
ANA FONKSİYON |
|
Karbonhidratlar |
Enerji kaynağıdırlar |
|
Yağlar |
Enerji kaynağıdırlar.Vücudundegişikk
dokularda yapısal fonksiyon gösterirler |
|
Proteinler |
Vücudun temel yapı taşlarıdır |
|
Vitaminler |
Metebolik faaliyetlerde özel öneme
sahiptirler,enerji değişimi sağlarlar |
|
Mineraller |
Metebolik faaliyetlerde özel öneme
sahiptiler iskelet ve dişlerin temel yapı taşlarıdır. |
|
Su |
Yaşam onsuz düşünülemez. |
Karbonhidratlar ve yağları
enerji kaynağı olarak özel öneme sahiptirler.Bunlardan
karbonhidratlar özellikle basit şekerler formunda vücudun ana enerji
vericilerdir.Yağlar ise enerji içerikleri bakımında karbonhidratlara
göre yaklaşık 2.5misli daha fazla kalori sağlamalarının yanı sıra
esansiyel ve yağ asitlerin aynı zamanda A,D,E ve K gibi yağda
çözülür vitaminlerin taşıyıcıları olmaları özelliği ile önem arz
ederler.
Proteinler çocuklarda ve
gebelikte büyüme üzerine olan özel önemlerini yanı sıra doku
yenilenmeleri üzerinde de fonksiyona sahiptirler.
Vitaminler metabolizmada
gösterdikleri fonksiyonlarla yaşamın devamı büyüme ve üreme üzerinde
eser miktarlarda gereksinim duyulmalarına rağmen büyük öneme
sahiptirler.
Minareler aynı
vitaminlerde olduğu gibi değişik Metebolik faaliyetlerde yer almakla
birlikte kemiklerin dişlerin kanın ve saç gibi dokuların temel yapı
taşları olmakla özellik gösterirler bazı iz elementlerinin üreme
fonksiyonların üzerinde de etkili olmaları onlara ayrı bir özellik
kazandırır.
Su yaşamın kaçınılmaz tek
kaynağıdır.Hayvansal organizmalar açlığa uzun mürtetler
dayanabildiği halde susuzluğa ancak ve ancak 3-4 gün gibi kısa
süreler için direnç gösterebilirler.Çünkü su vücutta tüm dokuların
temel yapı taşı olmakta beraber kanın ana bileşeni olması besin
maddelerin çözülmesi artık maddelerin vücuttan atılması vücut
ısısının dengelenmesi(ısı reğülasyonu)ve birçok metobilik faaliyete
ortam hazırlaması nedeniyle bir unsurdur.
BESLENMEDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR
Vücudun ihtiyaç duyduğu
besinler hayvansal ve bitkisel kaynaklı besin maddelerden bir
kompleks olarak alınırlar.Bu kompleks maddeler etkicil olmakta
beraber vitamin ve mineral maddeleri içerirken büyük miktarlarda
protein yağ ve karbonhidratlardan oluşmuştur.
İnsanların beslenmesinde
dikkat edilecek en önemli husus gereksenen besin maddelerden nitelik
ve nicelik bakımından tam ve dengeli olarak tüketilmesidir.Bu
demektir günlük tüketimde besin maddelerin ne gereğinde az nede
gereğinden fazla alınmalıdır.Aksi takdirde ya yetersiz beslenmenin
yada aşırı beslenmenin sonuçları kaçınılmaz.
AŞIRI BESLENME
Günlük enerji tüketiminde
daha fazla enerji vererek besin alınması ağırlık artışına neden
olur.Vücuda alınan protein ve karbonhidrat gibi besin maddelerden
gereksinime fazlaları organizemde yağa dönüştürülür ve
depolanır.Buna benzer şekilde yağların fazlasının da neden olduğu
şey yine aynısıdır.
Yağın depolanmasına
hücrelerin büyümesine lipit moleküllerin yığılması veya yağın
biriktiği dokularda hücre sayıları çoğalması sayesinde
gerçekleşir.Vücutta yağın birikmesi ilk çocukluk yılarında ve
ergenlik çağında çoğalır,daha sonra hücre sayısı sabit kalır.Vücutta
yağ birikenleri henüz artmakta olmakla yaşlarda aşırı beslenme hayat
boyu aşırı kilo alma eğilimine neden olacak özellikle tehlike arz
etmektedir.
Bu tür yağlanmalarda
ileride anlatılacağı kadar üzerine diğer bazı rahatsızlıklara neden
olmakla birlikte gündemde gelen en önemli problem şişmanlık
olmaktır.
Yetersiz beslenme
Geri kalmış ve gelişmemiş
olan bir çok ülkede milyonlarca insan özellikle nitelik bakımından
yeteriz beslenmektedir.Bu durum esansiyel beslenme unsurludan
bakımından geçerlidir.Bu demektir ki adı geçen koşullarda vitamin ve
özellikle proteinler yapı taşları olarak amino asitler bakımından
derin bir beslenme sorunu vardır.Zorunlu beslenme unsurları ve
vitaminleri dengeli bir şekilde içeren beslenme maddelerden yetersiz
miktarda alınması büyümenin yavaşlamasına zayıflama ve diğer
belirtilerek birlikte özellikle dirençsizlik gibi sorunlara neden
olmaktadır.
BİTKİSEL BESİNLER ve ÖNEMİ
Beslenme ve önemi
incelediğimizde ilk bölümde özenle beslenmenin kalitesinden
bahsettik.İnsanların besin maddelerden tüketirken nitelik ve nicelik
bakımından tam ve dengeli bir şekilde kullanılması zorunluluğu besin
maddelerden ayrıntısıyla gözden geçirdiğimizde daha fazla anlaşılır
hale geldi.Bu öğelerin gereksinime duyulan miktarda kadar yararlı
kullanımlar için birbirlerine bağımlılık önemli faktörler arasında
daydı ve bazıları da vardı ki olmazsa olmazdı.Besin maddelerin
önemini ve kaynaklarını hatırlamamızın ardından bitkisel ve
hayvansal besinlerin özellikle ve toplu olarak kıyaslanmasına
yaparak şu gerçekler dikkatimizi çeker.
Sağlıklı bir cildin üst
tabakasındaki prigmenler yaş ırk ve bünyeye bağlı olarak açık bir
pembelikten koyu kahverengiye kadar değişim gösteren renk
verir.Cildimiz gözenekli yaşanan bir canlıdır.Vücut her gün cildi
yeniden üretmektedir,bu üretim içten dışa doğru gerçekleşmekte
yaklaşık olarak dört hafta içinde cilt kendini tamamen
yenilemektedir.Bu dönüşüm günlük bizim fark edemediğimiz miktarda
aşınma ve dökülme ile gerçekleşir.Cildiniz temizliğe ve bakıma
gösterdiniz özen yenilenmeye yardımcı olmaktır.
Derin yapılanması dıştan içe doğru
üç tabaka şeklindedir.
1.
Dış Tabaka (Epidermis)
2.
Orta tabaka(Korium)
3.
Alt Tabaka(Subkutis)
1.
Dış Tabaka(Epidermis)
Bu tabaka 0.6-0.9 mm
kalınlığındadır,değişik yapılarda birbirlerine bağlı aşağıdan
yukarıya doğru katmanlardan oluşmaktadır.
a)
Bazal hücre tabakası
b)
Dikenli Hücre Tabakası
c)
Çekirdekli Tabaka
d)
Şeffaf Tabaka
e)
Boynuz Tabaka
En alt tabakası olan bazal
hücre tabakası bir sıra silindirlik hücreden yapılmıştır.Bu
hücrelerin büyük bir kısmı(%95) keratin sentezi yapar.Bunların
arasında renk cisim de vardır.Pigmentler bazal hücre tabakası
bulunmalarına rağmen yukarı katlara doğru uzanan dallı budaklı
hücrelerdir UV ışınlarına karşı çok hassaslardır.Pigmentlerin
yığılması önemli sorun teşkil eder çil ve benlerin oluşması nedeni
bilinmeyen bu yığılmalardır.
Epidermisin diğer katları
bu bazal kat doğurur.Buradaki hücrelerin bölünerek çoğalması
yoğunlukta istirahat hakinde ve uyurken olur.Kasların çalışması
sırasında bu faaliyet en azdır.
Bazal katın üzerinde deri
yüzeyine paralel olarak yerleşen dikenli hücreler tabakası
bulunur.Birbirlerine ile temas halinde bulunan bu hücreler arasında
ki boşluklarda lenf bulunur.
Dikenli hücreler katı
üzerinde 2-3 sıra iğ şeklinde hücrelerden yapılmış çekirdekli tabaka
bulunur.Bu katmanlarda hücrelerden arasında köprüler bulunmaz ve
çekirdek incelmiş ince pililer halinde buruşmuş durumdadır.
Dikenli hücreler katı
üzerinde çekirdek çok fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış
hücrelerden oluşan şeffaf tabaka vardır.Bu tabaka hücreler mutad
boya metotları ile çekirdeksiz görülmektedir.
Şeffaf tabakanın katı
üzerinde çekirdekleri çok daha fazla atrofiye olmuş ve yassılaşmış
hücrelerden oluşan boynuz maddesi olan keratine benzeyen boynuz yağı
vardır.Bu kattadaki hücre sayısı kişinin yaşına ve derinin muhtelif
bölgelerine göre değişir.Alttaki hücreler birbirlerine bağlı
oldukları halde üsttekilere bağlar gevşemiştir ve
dökülmüştür.
2.
Orta Tabaka(Korium/Kutis)
Epidermis altındaki bu
tabaka deri yüzeyine paralel olan bağ dokusundan meydana
gelmiştir.Bağ dokunun ana çatısı ağ şeklinde gayet sık dokunmuş
kollajen lifleriyle bu lifler arasında şeritler halinde görülen
elastiki liflerden oluşmuştur.Bu söyleyen lifler vücudun pek çok
kompleks işlevi yerine getirebilmesi için gereken güçlü yapıyı ve
desteği sağlayan en zengin yapılanmalıdır.Cilde sağlamlık esneklik
kazandıran bu kamdandır.Kan damarları kaslar sinirler ve salgı
organlarının bulunduğu bu katman kıl ve saça da hayat vermektedir.
Bu iki ana bileşenin
yapısını yakından tanımakta fayda vardır.Kollajen kan damarı ten don
ve kıkırdakları ana yapı taşıdır.Derinin sert yapısı tamamen
kollajenin yapılmasında kaynaklanmaktadır katlanmış çapraz ya da
paralel yığınlar alinde olan ir yapılanmadır kollajenin yapısındaki
çapraz bağlamalar hiçbir zaman sona ermez bu süreklilik derinin
sürekli yenilmesinden sorumludur büyüme gelişme sırasında his edilir
derece de değişikliğe uğrar zamanla da bağ dokunun yaşlanması
gerçekleşir.Geçen yıllar içinde kollajenin yapılamasındaki
bağlanmalar sürekli devam ettiğinde derinin sertleşmesi artar
elastikiyet giderek kaybolur kan damarları ve diğer dokuları oluşumu
devam eder ve elastikiyet iyice zayıflar.
Kollajen ayrıca yara
iyileşmesinde önem kazanır.Kollajenin bu olayları düzelmesinde
gerçek rolü anlaşılamamıştır.Bu arada insan vücudunun %30 dan
fazlasına hakim olan bu yapılanmanın diğer sert dokular kemik ve
dişlerin de ana yapı malzemesi olduğunu hatırlatmalıdır.Karaciğer
gibi yumuşak dokular az miktarda kollajen içerir.Kollajenin
yapılanması çok sık tekrarlanma 3 ağrı protein zincirinin(glisin,prolin,hidroksiprolin)
hidrojen bağları ile birbirlerine urgan gibi bağlanarak(üçlü heliks
şeklinde) sarılması ile oluşur.
Elastiğ bağ dokuda
kollajen ile birlikte oluşur ve çoğunlukla kollajen ile birlikte yer
alır.Elastiğ ile kollajen arasındaki benzerliklere dikkat
çekilmiştir her iki yapılanmada bir birine benzemeyen proteinlerden
oluşmuştur ve yapısal elementlerden karbon azot hidrojen ve
oksijendir.ancak bu benzerlikler kadar farklar da aynı derece
önemlidir.elastiğ çoğunlukla bağlarda ve kan damarlarda duvarlarda
bulunan sarı bir kollajenden farklı olarak fibrilleri uzunluğunun
birkaç katına uzatabilecek lastik gibi esnetebilir.
3. Alt Tabaka(Subkutis)
Koriunum alt tabakalarında bağ dokusu
lifleri deri yüzeyine dikey inerek geniş delikli ağlar yapalar ve bu
delikli hücrelerden içine yağ tabakaları toplanarak deri altı yağ
dokusunu yaparlar.Yoğun yağ içerikli olan bu tabaka oldukça gevşek
olan bir tabakadır.İç organlar tüm dış etkilerden koruyan tampon
özelliğindedir.Kalınlığı kişiye ve bölgeye göre değişim göstermekte
ve derinin dış görünüşünü oluşturmaktadır.
Önemli bir ayrıntı şudur:Epidermis
ve Korium tabakarınlarının kalınlıkları yaşa göre değişirler, ancak
Subkutis’in kalınlığı yalnız beslenme şartlarında göre
değişir.
Cildin Kas Yapısı
Cilt keseleri düz ve birbirlerine
paralel kaslardan meydana gelmiştir.Bu kaslar alt tabakalardan
başlar,yağ bezlerinin altından geçer ve koriyomun en üst
katmanlarında sonlanırlar.Cilt kaslarının cilt fonksiyonlarındaki
rolü çok büyüktür.Bu kaslar korku, heyecan ve irkileme halinde
büzüldüklerinde kılları dikleştirerek cildi bildiğimiz diken diken
hale getirirler.Ter ve yağ keselerinin açılıp kapanması da bu kaslar
vasıtasıyla olur.Saç kökü öldüğü zaman bile şekillileri muhafaza
etmektedirler.
Cildin damar sistemi
Bağ dokusu içinde
bulunan kısmen büyük arterlerden çıkan daha küçük arterler supkutis-kutis
sınırında bir ağ yaparalar.bu derin damar ağından dallanmalar
yaparak daha kuvvetlı oluşan arter ağışamdan şeklinde epidermis
tabakaya doğru ilerler ve sonlanır.Bu derin damar sisteminin görevi
cilde gereken madde alış verişini yapmaktır;cilt hücrelerini
beslemek,artık hücreleri uzaklaştırmak,lenf sıvısının dağıtımını
yapmak şeklinde genelleştirilebilir.
Cildin sinir sistemi
Bağ dokusundan
epidermisin en üst katlarına kadar ulaşan sinir uçları vücudumuzun
dış etkilere karşı duyu işini görmektedir.Cilt en zengin şekilde
sinirlenerek ilgili merkezlere iletimi sağlar.
Cildin ek organları
Epidermis orjinli
olan ter keselerine,yağ keselerine , kıl ve tırnaklara cildin ek
organları diyebiliriz.
Ter Keseleri
Koriumun Derin katlarından
çıkan ve deri yüzeyine açılan boru şeklindeki keselerdir.Cildin her
tarafından eşit olmayan yoğunlukta yayılmış durumundadır.Terleme
vücudun her tarafında farklı miktarlarda olmaktadır.Terin bileşimi
içindeki bazı organik maddeler hava ile temasta koku yapmaktadır,bu
nedenle kozmetikte ‘’koku keseleri’’ de denmektedir.Ayrıca korkma,heycanlanma
gibi durumlarda terleme,terk keslerinin sinir sistemiyle yakın
ilişkide olduğunu göstermektedir.İki tür ter kesesi vardır:
1)Erkin(ecrine)ter keseleri: tüm
vücutta sayısı iki milyonu bulan,epidermisin derinlerindeki
yumaklardan çıkan ve çok kıvrıntılı kanallar şeklinde ilerleyerek
salgıyı direkt olarak epidermis dışına çıkaran ‘’dökücü
kanallar’’dır.Tırnak yanaklar,küçük dudaklar ,dudak kırmızısı hariç
her bölgede raslanmaktadır.Burada ki salgı sadece asidik
reaksiyondur,hücre elementleri bulunmamaktadır.Bu nedenle de bileşim
koku salgılamaz,bazı maddelerin hava ile temasında koku
oluşmaktadır.Sağlık acısından terlemeyi önlemeden,hava ile temas
anında oluşan bakterilerle mücadele eden kozmetik ürünler
önerilmektedir.Özellikle son yıllarda kansorojen etkileri nedeni ile
yasaklanmış olan içeriklere karşı özenle dikkat edilmelidir.
2)Apokvin (apocrin)terk keseleri:Genelde
subkutisten çıkan bu keselerin dökücü kanalları,epidermisi dışında
değil yağ bezlerinin dökülme yerlerinin üstünde,kıl foli küllerine
açılır.Bu tür bezlerin salgısında ise hücresel elementler bulunmakta
ve dolasıylada koku maddeleri içerekmetedir.Koltuk altı,genital
bölge,meme başları ve kısmende karında bulunmaktadır.Cinsel hayatta
rol oynarlar,kadınlarda erkeklerden daha fazladır.
Yağ keseleri
Bu keseler özellikle
yağ hücrelerini salgılarlar.Kanal vasıtasıyla kıllı bölgelere,yoğunluklada
saç yatağına bağlıdırlar ve salgılarını epidermise yakın olan bu
foli küllere boşaltırlar.Yağ keselerinin salgısı olan yağlarla
supkutis tabakasında bulunan yağın bir ilgisi yoktur.Hücreler yağ
keselerinde salgılanan yağı emerek şişerler ve kanama yaklaşınca
patlayıp foli küllere akarlar.Saç foliküllerine akan yağ üs
kısımlarda ter ile birleşir ve birlikte epidermin dışına çıkarlar.
Tırnaklar
Epidermisten gelişen
0.5-0.75 mm kalınlığında dört köşeli boynuz teşekkülerdir.’’tırnak
yatağı’’adı verilen deri yastığı üzerinde bulunur ve bu yastık yarım
ay şeklinde kendini gösterir.
Tırnak yapısı,en çok görülen
hayvansal porotein olan keratin yapısındadır.
Kıllar
Keratin yapısındaki diğer
proteinlerdir.Keratinin yapısının elastin ve kollojenden farkı çok
sayıda kükürt köprüsüyle sağlamlaştırılmış olmasıdır.kutisin derin
katlarında ve bazende sub kutiste bulunan kıl soğanı adı verilen
şişkince kısımlardan çıkar,aradaki katmanlardan ve yağ bezelerinin
de altından geçerek koriumun üst kısımlarında sonlanırlar.Kıl kesesi
dıştan içe dogru bir çok katmandan oluşur.
Kıllar,insan vücudunda
yaşa göre farklılık göstermektedir.Çocukların vücutları ince
tüylerle(lanugo)kaplı iken yetişkinlerin vücutlarını kaplayan tüyler
dışında çeşitlilik gösteren kıllar vardır;saç,sakal, koltuk altı
kılları,cinsel organları örten kıllar,kaşlar,kirpikler,burundaki
kıllar,dış kulaktaki kıllar.İlerleyen yaşlarda bu kılların
yoğunlukları azalabilmekte ve çoğalabilmektedir.
Kıl örtüsünün
oluşumunda cinsel hormonların çok önemli rolü vardır.Buna göre de
3’e ayrılır;
A)cinsel hormonlarla alakası
olmayan,her iki cinste de ortak olan kıllar;lanugo
kılları,kaşlar,kirpikler ve diğer organlardaki kıllar.
B)Çocukluk cağında başlayan,her iki
cinste de iç salgı bezleri kontrolünde oluşan aynı durumda bulunan
kıllar;koltuk altı kılları,genital bölge kıllaları ve saçlar.
c)Erkeğin cinsel hormonları etkisinde
olan kıllar;sakal,genital bölgenin üst kısımlarında bulunan
kıllar,kulak,burun,gögüs,omuz,sırt ve kolların dış kısımları ile
bacaklardaki kıllar.
Vücuttaki kılları şekillerine göre
de üç gruba ayırmak mümkündür.
a)Uzun kıllar :Saç,sakal,koltuk
altı ve cinsel organları örten kıllar
b)Kısa ve sert
kıllar:kaşlar,kirpikler,kulak ve burun kılları
c)Yumuşak kıllar:vücudu kaplayan
diğer kıllar.
CİLDİN GÖREVLERİ
Vücudumuz tamamen kaplayan
cildimizin anatomisini genel anlamda inceledikten sonra dış
etkenlere karşı koruma dışında bir ordan olarak üstlendiği
görevlerini incelemek vücut doğasını koruma yolundaki doğal beslenme
hedef düşüncemizi destekleyecek zorunlu gerçeklere daha fazla ışık
tutacaktır.
KORUMA GÖREVİ:
Derimiz metabolizmamız ile dış ortama
karşı her iki yönlü olarak koruma görevini üstlenmiş
durumdadır.İçten ve dıştan gelen pek çok zararlıo etkene karşı
savunma mekanizması geliştirmesi gerektiğinden sağlamlığı ve
elastikiyeti önem kazanmaktadır.
Vücudumuzun iç döngüsünde yaşamsal
faaliyetlerimiz devam edebilmesi için gereken optimum ısı ortamı
derimiz ve kılların işbirliği ile sağlamaktadır.Ayrıca bu iç
ortamda oluşan çeşitli zararlı maddelerin vücuttan uzaklaştırılması
işlevine derimiz yardımcı olmaktadır.
Vücumuzun doğal yaşamını sürdürürken
dış ortamda kendisini bekleyen tehlikelere karşı yapmakta olduğu
savunma işlevleri işe şunlardır.
a)Biyolojik eykenlere karşı koruma:Derinin
yaşamında da diğer yaşayan her canlı da olduğu gibi biyolojik bir
denge söz konusudur.Deri yüzeyi pek çok bakteri ve mikroorganizmalar
ile yüklüdür.Yaşayan bu canlıların hastalık oluşturmamalarında
derinin özel yapısı etkindir.Derinin sürekli olarak dökülerek
kendini yenilemesi bu mikroorganizmaların sürekli yenilenmesini
sağlar.Bu anlamda derinin yapılanmasında önemli olan iki savunma
mekanizması daha söz konusudur.Derinin dış yüzeyini ince bir film
tabakası gibi kapladığını düşüneceğimiz ‘’koruyucu
manto’’yapılanması vardır.Asit ve lipit salgılanmadan oluşan bu
manto mikroorganizmaların ve mantarların üreme şartlarını ortadan
kaldırır.Cildin asit değeri olarak nitelendirilen değer (PH)4.2-5.6
arasındadır,ortalama 4.5PH değeri şeklinde bilinir ve bu mantoyu
tanımlar.
b)Fiziksel ve kimyasal etkenlere
karşı koruma:ışınlara karşı korunma,ortamın ısı değişikiliğine
göre iç ortam ısının ayarlanması,geçici travmalara karşı
savunma,kaza sonucu karşılaşabileceğimiz derumlar,derinin sağlam
yapılanması ve elastikiyeti ile ilgilidir.Deri,su ve nemi normal
yapısı ile geçirmemektedir.
Cildin beslenmesi(Absorbsiyonu):
Cildin içten ve dıştan
beslenmesi cildin sürekli sağlıklı yaşamı için kaçınılmaz
zorunluluğumuzdur.Beslenme şartlarının yüksek kalitede olması
gereken sağlamlık için alt yapıyı verirken dış etkenlere karşı
nemlilik kazandırma dıştan beslenme ile mümkün olacaktır.Yakın
tarihe kadar cildin normal yapısının suyu ve nemi geçirmeye imkan
verdiğini düşünülmekteydi ancak araştırmalar göstermiştir ki cildin
suyu çift taraflı geçirgenliği söz konusudur.Ancak yağlar ve yağda
çözünen maddelerin emilimi kısmen daha alt tabakalara kadar
mümkündür.Emilebilir özellikteki maddeler kıl foliküllerinden gerçek
bu katmanı aşalar.
CİLDİN DEPO GÖREVİ:
Derinin alt yapısındaki
yağlanmadan bahsetmiştik.Ayrıca önemli bir su deposu ve kan deposu
olduğu da yapılanmadan görülmektedir.Deri, bu maddesel depolama ile
bir anlamda savunma mekanızmasına destek bvermektedir.
Solunum görevi:
Derinin gazları
geçirebilmesi bünyenin ve dış ortamın(ısı,nemlilik,gaz
yoğunluğu)bağlı olarak etkinlik kazanmaktadır.Deri,oksijeni
geçirebilmesi ve karbondioksit değişimi ile gereksimini
karşılayabilmektedir.
Duyu Organı
Cildin
sinir sistemi bölümünde,sinirlenmenin çok zengin olduğunu ve ilgili
merkezlere iletimi sağlayarak hassasiyetin ne denli güçlü olduğunu
dile getirmiştik.Bu hassasiyet vücudun her yerinde farklı dağılım
göstermekdir ve vücudun kabul edilemiyeceği durumlarda rahatsızlık
verici tepkimeler baş gösterir, kızarmalar, kaşıntılar,..bu durum
alerjik durumdan ayırmak gerekir.Bu tür tahrişlerde görüntüler hemen
ve belli bir bölgede kendini gösterir.Alerjik durumlarda bu
görüntüler aslı aynı anda ve belli bir bölgede oluşmaz
CiLT
SAĞLIĞIMIZI MAKSİMUN KORUYALIM
Cildimizin
yapısı yaşamımızın aynasıdır.’’güzellik sağlıktan geçer’’sloganı
bilinçli insanın yaşam tarzı haline gelmiştir.Derinin yapılanmasında
çok net gördük ki alt tabakalardan yukarı doğru hücre ve lif
yapısının özel dizilişi derinin kalitesi, sağlamlığı ve
elastikiyetini belirlemektedir. Antik çağlardan beri gündemini
koruyan “güzellik” kavramı ve istenci gelişen medeniyetle insanların
bilinçle yaklaşımını sağlamıştır.Bu süreç içinde pek çok akın
yaşanmış ve günümüz teknolojisinde doğanın mucizevi gücünü doğallığa
en yakın formatlarıyla kullanma yönünde önemle yol alınmıştır.Bir
besin tamamlayıcı olarak kullanımını metabolizmamızın sağlığını
korumada yardımcı oluşunu ayrıntılarıyla incelemiştik yaşayan
organizma cildimizin sürekli ve çabuk yenilenmesi düzenli ve zengin
beslenmesini gerekmektedir,Cildin gereksinim duyduğu bu yapısal
elementleri zengin ve hazır şekilde bulması bu doğal yaşama destek
verebilmektedir.Epitel hücreler arasında yer alan boşlukları sürek
olarak açık tutması ve uygulandığı bölgedeki kan akımını
hızlandırarak ölü hücrelerin ortamdan uzaklaştırması ve yeni, genç
hücrelerin oluşumunu sağlamaktadır.Bitkinin yapısında bulunan
aminoasitler yeni hücre yapımını hızlandıran faktörlerdir. Deney
hayvanlarında normal beslenmenin %60 oranında kısıtlandığı
durumlarda bir hafta içinde kollajen çapraz bağlarında bozulma, 4 ay
içinde kollajen sentezin de azalma tespit edilmiştir.
Cildin dıştan beslenmesinin de emilimi mümkün kozmetik mazemeleri
ile sağlanabileceğini anlattık peki bu noktada cildin doğal sağlıklı
yaşamına tamamen doğal dıştan uygulanacak preparatların (krem,serom,kapsül)vereceği
desteği düşünmemek mümkünmüdür.
Cildimizin normal şartlarda suyu ve nemi geçirgenliğinin düşük
olduğun,yağlar ve yağda çözünen maddeleri daha alt katmanlara
geçirebildiğini tekrar hatırlayalım kozmetik dünyası cildin dışardan
beslenmesi ve nemlenmesi üzerine prepatlar üretimini hayvansal ve
bitkisel yağlara yönelik yoğunlaşmıştır.Bileşiminde bulunan lignin
polisakkaritler, cildin çok daha katmanlarına kadar ulaşabilmekte ve
bileşimindeki etken maddelerin taşınmasını sağlamaktadır derin
tabakalara kadar gerçekleşen bu işler hücrelerin sağlıklı oluşumunu
ve yumuşamasını sağlayarak cildin sağlamlığının ve elastikiyetinin
oluşumunda destek vermektedir
Cilt
problemleri ile mücadele gücü araştırmacılara göre bitki jelinin
etkin bileşimini yanı sıra PH değeri ile ilintilidir.Cildin 4.2-5.6
arasındaki PH değerini koruma yönünde önemle destek
vermektedir.Ayrıca yakın tarihteki çalışmalar göstermiştir ki,cilde
çok kısa sürede yüksek oranda penetre olmakta, jelinde bulunan
spesifik kimyasallar ciltle etkileşerek iyileşme sürecini
hızlandırmaktadır. Bir görüşe
Maskelerin çeşitlerine göre özellikleri;
1.
Toprak
kilden meydana gelen maskeler:Cilt yüzeyinde kalın bir kabuk
oluştururlar. Cildin derinlemesine temizlenmesinde, gerilmesinde ve
sıkıştırılmasında etkili rol oynarlar.
2.
Yosundan
meydana gelen maskeler:Deniz yosununun kurutulup toz haline
getirilmesi ile hazırlanırlar. Nemlendirici , temizleyici ve
canlandırıcı özellikleri vardır.
3.
Toz
halindeki maskeler:Genellikle beyaz kilden meydana gelmektedirler.
Sulandırılarak kullanılırlar. Sulandırmak için uygun bir meyve yada
sebze suyu kullanılabilir.
4.
Yağlı
maskeler:Cildi besleyici ve canlandırıcı maddeleri kapsar.
5.
Jöleli
maskeler:Bir fırça ile yüze sürülerek kuruması beklenir. Yüzde
şeffaf bir kabuk oluştururlar. Kuruduktan sonra maske en alttan
başlamak üzere deri soyulur gibi yüzden kalkar.
Doğal
Maskeler ve Özellikleri
-Kuru Ciltler İçin Maskeler –
·
Üzüm ve
Kaymak Maskesi:Bir komposto kaşığı taze üzüm suyu yine bir komposto
kaşığı kaymakla iyice ezerek karıştırılır. bütün yüze sürülüp 20
dakika beklendikten sonra silinir.
·
Yumurta
Maskesi:Bir yumurta sarısı iki şeker kaşığı zeytinyağı yada badem
yağı ile karıştırılır. Yüze sürüldükten 15dakika sonra durulanır.
·
Çilek
Maskesi:Üç tane çilek iki yemek kaşığı kaymak ile ezilir ve bir
yemek kaşığı bal ile karıştırılır. Maske yüze sürülür ve 10 dakika
beklendikten sonra temizlenir.
·
Yoğurt
Maskesi:Süzme yoğurt ince bir tabaka halinde yüze sürülür. 15-20
dakika bekledikten sonra ılık su ile temizlenir.
·
Salatalık
ve Gliserin Maskesi:Salatalık rendelenip bir kahve kaşığı gliserin
ile karıştırılır. Bir müddet bekledikten sonra çalkalayıp yüze
sürülür. Bu maske her cilt tipine uygundur , fakat cildi kuru
olanlar bu maskeyi gliserin miktarını arttırarak uygulayabilirler.
Solunumun
görevi
Solunum Sistemi
Soluduğumuz hava yoluyla, her tür çevresel etkiyle doğrudan ilişki
kurmuş oluruz. Yaşamın soluğunu içimize çektiğimizde, bu havayı tüm
insanlarla, yeryüzündeki tüm canlılarla paylaşmış oluruz. Solunum
yoluyla, ağaçlarla ve denizlerle bütünleşiriz. Bir dakika boyunca
10-15 kere soluk alırız. Her gün binlerce balonu şişirebilecek kadar
havayı kullanmamız gerekir. Böylece beden, yaşam kaynağı oksijeni
havadan alır ve kanda oluşmuş olan karbondioksiti hava yoluyla
dışarı atar. Soluduğumuz havanın yalnızca beşte biri oksijendir.
Bedenimiz, yaşamını sürdürebilmek için bu elemente muhtaçtır, çünkü
yaşam için zorunlu kimyasal enerjiyi ancak onun sayesinde
sağlayabilir. Pek çok hücre, bir süre oksijensiz kalabilir, ama bazı
hücrelerin oksijen gereksinimi süreklidir. Örneğin, beyin hücreleri
oksijensiz kaldıkları birkaç dakika sonunda ölürler ve bu ölümün
geriye dönüşü yoktur. Solunum ve dolaşım sistemleri, beden
hücrelerinin oksijenle beslenmesinden sorumludurlar. Soluk alıp
verme ritminin düzenlenmesi ise beyinde programlanır. Aldığımız her
solukla, gerekli yaşam enerjisini içimize çekeriz. Bu nedenle, gaz
değiş tokuşunun engellenmesine yol açan solunum problemleri,
bedensel canlılığın azalmasına, metabolizma sorunlarının artmasına
ve dokuların yıkımına yol açar. Solunum sisteminin işlevi ve oluşum
biçimi, uyum ve bütünlüğün karmaşık, ama güzel bir örneğini
oluşturur. Solunum hastalıklarına karşı önlemler Yalnızca
beslenmemiz değil, solumamız da bizi biçimlendirir. Solunum yalnızca
başka organları ve sistemleri etkilemekle kalmaz, hastalıklara da
yol açabilir. Beden bir bütün olduğuna göre, bu etkileşimin ters
yönde gerçekleşmesi de olasıdır. Akciğer tedavisinde, dolaşım
sisteminin durumu da göz önünde bulundurulmalıdır. Kalp ve dolaşım
sistemi hakkında öğrendiklerimiz, akciğerler için de önemlidir. Bu
doğrultuda, sindirim sisteminin ve özellikle dışkılama organlarının
durumuyla da ilgilenmek gerekir; çünkü akciğerler, bağırsakların,
böbreklerin ve derinin görevini, yani bedende oluşan atıkların
dışkılaşma görevini paylaşır. Bu organlardan herhangi birinde bir
problem oluştuğunda, beden, öteki organlara daha fazla görev
yükleyerek, dengeyi sağlamaya çalışır. Ama, atıkların
dışkılaşmasında akciğerlerin rolü sınırlıdır. Örneğin,
bağırsaklardaki bir tıkanıklığa akciğerler çözüm üretemez. Doku
ortamı sürekli olarak oksijenle beslendiğinde, pek çok hastalıklı
doku değişiklikleri önlenmiş olur. Kan dolaşımı yoluyla dokulara
taşınan oksijenin miktarı ise, öncelikle solumaya bağlıdır.
Değinilen konulara bakıldığında, bu sistem için öngörülecek olan
önlemlerin, öncelikle düzenli beden hareketleri yapmak ve doğru
solumak olduğu görülür. Solumak, farkına varılmadan gerçekleşen bir
işlevdir, ama doğru ve bilinçli solunumun değeri anlatılmakla
bitmez. Tüm hastalıklarda olduğu gibi, burada da geçerli olan
başlıca kural şudur: En etkili önlem, doğru yaşam biçimidir.
Beslenme, hareketlilik ve yaşam kalitesi, akciğerlerin sağlığını
büyük ölçüde etkiler
Duyu Organı
Dışarıdan gelen
uyartıları alarak,bu uyartılara cevap veren organlara duyu organları
adı verilir.Göz,kulak,burun,dil ve deri olmak üzere beş tane duyu
organımız vardır.
1.
GÖZ
Görme
organımızdır.Dıştan içe doğru sert tabaka,damar tabaka ve ağ tabaka
olmak üzere 3 kısımda incelenir.Gözü koruyan yapılar:
Kaşlar,göz kapakları,kirpikler,göz yaşı bezleri ve göz kaslarıdır.
Görüntü ağ tabakadaki sarı beneğe ters olarak düşürülür.Burada
oluşturulan görsel algı,reseptör hücreler vasıtasıyla optik
sinirlere aktarılır.Beyne iletilir.Beyin görüntüyü düzeltir.
2.
KULAK
Kulak duyma ve
denge sağlamamızda görevlidir.Dış kulak,orta kulak ve iç kulak olmak
üzere 3 kısımda incelenir.Dış kulak yoluyla toplanan ses dalgaları
kulak zarına çarparak, bu zarı titreştirir.Titreşimler çekiç,örs,
üzengi kemikleriyle orta kulaktan iç kulağa iletilir. Salyangoz
içindeki sıvıda dalgalar halinde ilerleyerek korti organındaki
işitme hücrelerini uyarır. Uyartılar beyne iletilir.
3.
BURUN
Koku alma
organımızdır. Burun boşluğu sapan kemiği ile sağ ve sol bölmelere
ayrılır. Her bölme de üst, orta ve alt bölmelere ayrılmıştır. Üst
kısım, koku alma duyusunun geliştiği sarı bölgedir. Bu yapının
tümünde makus ve titrek tüyler yer alır. Maddelere kokularını veren
moleküller makus içinde çözünerek sarı bölgedeki sinirleri uyarır.
Uyarının beyne iletilmesiyle koku algılanıyor.
4.
DİL
Tat alma,
çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı organımız. Dilin üzeri çok
katlı yassı Epitel doku ile örtülü. Epitel hücrelerinin arasında,
üzerinde tat alma tomurcuklarının bulunduğu papilla yer alıyor.
Tükürükte çözünen maddeler duyu hücrelerini uyarır. Bu uyartılar
sinir hücreleriyle beyne iletilir ve tat alma gerçekleşir. Dilin uç
kısmı tatlı, arka kısmı acıya, arka yanlar ekşidir.
KUSMA
3 Toksit
Bakteriyel Besin Zehirlenmesi A.R Eley Bakteriyrel besin
zehirlenmesi bağırsağa bulaşmasıyla başlar. (bölüm 2) . bunun sebebi
besinlerde üretilen toksinlerin önceden bağırsağa nifız etmesidir
(tablo 3.1) Bu bölümde toksin üretmekten sorumlu organizmaları
örneğin staphylococcus aureus, clostridium botulinum, bacillus
cereus ve diğer bağırsağa etki eden toksinleri mesela clostridium
prefingens, B. cereus (ishal), enterogenic Esherichia coli (ETEC),
ve enterohaemorrhagic Eschericha Coli (EHEC)(Tablo 3.2). Shigella,pleisiomonas
ve aeromonas gibi arasırada olasa besin zehirlenmesiyle birleşerek
toıksin üreten ve bölüm 4te tartışacağımız diğer bahkteriler. 3.1
STAPHYLOCOCCUS AUREUS 3.1.1 Patogenesis Besinle taşınan toksinlerin
bakteriler tarasından bağırsağa salgılanmasıuyla Staphylococcal
besin zehirlenmesi olur.Bunlar Staphylococcal entoksin ve 8
serolojik ayrı tür(A,B,C1,C2,C3,D,E ve F)bunlarda uzun zamandan
beridir belirlenmişti.Entertoksin F toksinlerin şok toksin
sendromlarının biyokimyasını gösterir.Toksit şok sendrom toksin1(TSST-1)
aybaşı boyunca kullanılan tamponlarlaçok sık işbirliği yaparak
toksin şok sendromunu üretir. Öncül patogenesis deneyimler bize
Staphylococcal besin zehirlenmesinin cholera toksin gibi klasik bir
entertoksin olmadığını göstermiştir.Ta ik bağırsak salgısıyla direk
rol oynadığını bilene kadar.Toksinlerin hareketleri bağırsakta
etkili olmasına rağmen stimulus kusma merkezine etki ederek beyin
yoluyla vagus nörüne ve neurotoksinlere ulaşır. Besindeki bakterinin
aktif büyümesi devam ettikçe toksin üretimi devam eder ve bu
depolama denilen olay sık devam eder.Her toksin tek başına bir
polypeptide zinciridir ki bu zincir 30 dakikanın özerindeki
kaynamalara karşı birçok proteoytik enzimleri korur.Ama yinede bu
sebzesel salgılar bazı durumlarda hayatta kalamazlar.Örneğin eğer
toksin besinin içerisinde üreyebilirse pişirilme işleminden sonra
bakteri ölse bile toksin faaliyetlerini eksiksiz sürdürebilir.Entertoksin
türlerinden en çok tellaffuz edeleni(besin zehirlenmesinde)Staphylococcal
entertoksin A(deniz) ki bu entertoksin yaklaşık %75ini kapsar
organızmada SED de besin zehirlenmesinin 2. en önemli
nedenidir.Öncül çalışmalar entertoksin türlerindeki bir birlikteliği
besinler ve staphylococci(ör. insan derisi)ni kaynak
göstermiştir.Her ne kadar birçok bulgu bu entertoksin üretildiğine
dair SEA dan daha fazlaysa da kliniksel kanıtlar çok daha doğru
orijinal düşüncelerden.Genellikle,yaklaşık olarak %15-20si staph.
areusinsan vücuduna entertoksin olarak bulunur;bu da bize
besin-ellemenin bulaşmaktaki önemini gösterir. 3.1.2 Kliniksel
Makaleler ve Tahminler Bu tür besin zehirlenmeleri karakteristik
bulantı,kusma,karın ağrısı ve halsızlıktır çok sık olarak ishal
görülür ama az olarak görünmeyebilir.Zehirli besinin alınmasından
yaklaşık olarak 1 ile 6 saat sonra kendisini gösterir.Ama bir çok
hasta genelde 24 saat içerisinde tamamen toparlanır. Spesifik bir
terapinin olmaması ve organizmanın yavaşlaması bize semptomların
ciddi şekilde yeterli olduğunu ve %10un üstünde vakalar dışında
hastahaneye gerek olmadığını gösterir. 3.1.3 Vaka ve epidemiology
(Salgın Hastalık) Birleşik Amerikadaki ikinci en sık rastlanan besin
zehirlenmesi vakası ve tutanaklara göre Macaristanda.İki ülkede de
beslenme alışkanlıkları aynı gibi ve tabii ki salgın oranı da
öyle.Bilinen yemeklerle ve birçok besin aracılığı ile Birleşik
Devletlerdeki hastalığın salgın olduğu öne sürülüyor.Grafikler
gösteriyor ki staph.aureus besin zehirlenmesine İngiltere ve
Japonyada çok az rastlanılıyor.Her ne kadar bu oranların
kaydedilmesi zor olsa da görüntü bu. Staph.aureus genellikle
besinlere insan tarafından taşınıyor;yani bu insan eliyle veya
çapraz contamination denilen(kaşık,bıçak,kürdan,cam,düğme)gibi
durumlarda oluyor.Özellikle inek ve sığırlarda alınan günlük
ürünlerde enfeksiyon bulaşabilir,%25 ile %50 oranında staph.aureus
insanlardan besinlere bulaştırıl
NEFES DARLIGI
Sadece efor
sırasında oluşabileceği gibi ağır vakalarda istitrat halinde bile
olur.
A:solunum sistemi
tümörleri F:ağır anemiler
B:astma
bronchiale G:hipertiroad
C:bronşit
H:zehirlenmeler
D:şişmanlık ve
gebelik İ:psikolojik olaylar
ÖKSÜRÜK
1. BÖLÜM ÇOCUK SAĞLIĞI BEBEĞİN
TEMEL GIDASI Anne Sütü: Bebeğin büyüme özelliklerine ve
ihtiyaçlarına en uygun gıda anne sütüdür. Zaruri durumlar olmadıkça
anne sütünden vazgeçilmemelidir. Bu konu üzerinde peygamberimiz
hadisi şeriflerinde bebek anne sütünden mahrum edilmemeli, ondan
daha hayırlı süt yoktur buyurmuşlardır. Anne Sütünün Oluşumu:
Doğumdan sonra anne beyninde bulunan Hipofiz adlı salgı bezinden
salgılanan prolakdin adlı maddenin uyarısıyla annenin memelerinde
süt yapımı başlar. Bebeğin memeyi emmesi sırasında beyindeki
merkezden oksitosin denilen hormonun salgılanmasıyla süt kanalları
kasların kasılmasıyla kasılmasını sağlayarak sütün dışarı akmasını
sağlar. Memeden geçen her 300 mililitre kandan 1 mililitre süt
oluştuğu hesaplanmıştır. Anne Sütünün İçinde Neler bulunur: Anne
sütünün içinde bebeğin ihtiyaçlarına cevap verebilecek oranda şeker,
protein, yağ, madensel tuzlar ve vitamin bulunur. Anne sütünün
faydaları sayısızdır. En belli başlıları ise kolay sindirilmesi,
ishal, kabızlık, gaz sancısı gibi rahatsızlıklar daha az olur. Bebek
hastalıklarından çocuk felci, solunum ve bağırsak hastalıkları daha
az görülür. Anne sütünde demir, kalsiyum ve D vitamini bulunduğundan
bebekte kansızlık ve kalsiyum eksikliğiyle ilgili kemik zayıflığı
görülmez. Beynin gelişmesine lüzumlu olan yağ asidi anne sütünde
daha fazla bulunur. Bebeğin anne sütüyle beslenmesi anne ile çocuk
arasında psikolojik bir yakınlıkla manevi yönde de gıdasını alır.
ÇOCUĞUN SÜTTEN KESİLMESİ Çocuğun sütten kesilmesi dinimizde Kuran-ı
Kerimde Ahkaf ve Lokman surelerinde 30 ay ile iki yıl arasında
belirlenmiştir. bakara suresinde iki yıl olarak hükme bağlanır. Anne
ve babanın anlaşarak daha önce de sütten kesmeleri halinde
sorumlulukları yoktur. Vaktinden önce bebeğin sütten kesilmesi
çocukta uykusuzluk, heyecan, kızgınlık, iştahsızlık ve kusma gibi
durumlar meydana getirebilir, çocuğa alıştırarak kademeli olarak
sütten kesmelidir. Yolculuk, iş çıkarma, koruyucu aşı zamanlarında
sütten kesmemelidir. Sütten kesilen çocuğun bir yıl içinde demir
eksikliği olacağından ara sıra yağsız et, yeşil sebzeler verilmeli
sağlık yiyeceklerden, pirinç; patates, meyve verilmeli, ayrıca bir
yiyecek günlüğü tutmanın faydası vardır. ÇOCUĞUN SAĞLIĞI İÇİN
YETERLİ UYKU ŞART Yeni doğan bebekler günün büyük bir kısmını uykuda
geçirir. İlk iki ay süresince 16-18 saat uyurlar. Bazan uykusu
geldiği halde huzursuzlaşır. Yemekten önce ağlarlar. Bunlar normal
sayılmalıdır, fakat bir rahatsızlığı olup olmadığı araştırılmalıdır.
Bezinin kirli olması, bir yerinin ağrıması, üşümek veya terlemek
gibi rahatsızlığı varsa ortadan kaldırılmasıyla rahat ve normal
olarak uyur. İlk aylarda gaz sıkıntıları olacağından kucağa alıp gaz
sıkıntısından kurtarmalıdır. İyi bir uyku alışkanlığı kazandırmak
için, belli saatlerde odasının havalandırılarak kendi kendine
uyumaya alıştırılmalıdır. Çocuğun uykusunun sünnete göre tanziminde
ise, çocuklar sabah namazında uyandırılmalı kerahat vakti çıkıncaya
kadar uyku uyumalarına müsaade edilmemeli, yatsı namazına kadar
yatırılmamalıdır. Çocuğunuz uykuya dalmakta zorluk çekiyorsa bunun
sebepleri araştırılmalıdır. Çoğu zaman organik bir hastalığın
belirtisi olabilir. Yeni doğan bebekler zamanının beşte dördünü
uykuda geçirir. Uykusuzluğun başlıca sebepleri ateş, karın ağrısı,
kulak ağrısı, açlık ve öksürük olabilir. Çoğu zaman azarlanan ve
dövülen ailedeki kavgalara şahit olan çocuklar kolaylıkla uyuyamaz,
uykusuzluk çocukta sert mizaç geliştirir. Uykusuzluğa karşı
ebeveynlerin alabileceği tedbirler ise yatmadan önce çocuğa korkulu
masallar anlatmamalı, uyku kaçıracak oyunlar oynamaması sağlanmalı,
aile içi kavgalar çocuk önünde yapılmalıdır. Yatmadan önce bir
bardak süt uyumasını sağlayabilecektir. ÇOCUKTA İŞTAHSIZLIK PROBLEMİ
Çocuklarda iştahsızlık sebebi olarak ateşli hastalıklar sarılık,
nezle, grip, sinir hastalıkları, düzensiz yemek, çocukta iştahsızlık
yapabilir. Bu durumda sevdiği ve yenmesi kolay yemeklerle beslemeli,
fazla ısrarcı olunmamalıdır.
SAÇ DÖKÜLMESİ
Deri ve Yapısı
Simge Demiral
DERİ
Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal
deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış yüzeyleri
de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır Derinin üstünde
kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler bulunur.
Derinin Yapısı
Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin altında
da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu tabaka
derinin kaslar ve kemikler üstünde kalmasını sağlar. Bundan
yararlanılarak hayvanların derisi kolayca yüzülebilir.
Üstderi’nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst kısmı
cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü hücreler
aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi tabakası da denen
canlı kısımda deriye rengini veren boya maddeleri bulunur.
Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir uçları,
kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur. Kıl’ın gövdesi
cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama 0,2 mm kadar uzar.
Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de hızlanır. Kötü beslenme ve
kötü kan dolaşımı kılların dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da
kılların dökülmesine sebep olur (kellik, saçkıran v.b.). Kılların
beyazlaşması ise kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok
etmesinden ve mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden
ileri gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve
korku gibi etkiler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep
olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi
durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları
yağlayarak sudan korur.
Derinin Duyarlığı
Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı
algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu cisimciklerinin
kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi soğuğu, kimi acıyı
alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri vücudumuzun dış
etkilerden korunmasını sağlar.
SES KISIKLIĞI
ile iletişimi sağlayan ses ve konuşma
insan yaşamı için çok önem taşıyan hususlardan biridir. Sesde
değişiklik yaratan nedenler burun ve akciğer arasındaki solunum
yolları patolojilerinde nörolojik veya psikolojik olabilir. Vokal
kord lezyonlarında ilk belirti ses kısıklığıdır
Larinks; solunum, konuşma, yutma ve öksürük gibi fonksiyonlarda
önemli rol oynayan bir organdır.
LARİNKS ANATOMİSİ
LARİNGEAL İSKELET
Laringeal iskelet bir kemik ve üçü çift, üçü de tek olmak üzere
toplam dokuz kıkırdak oluşturur.
Hyoid Kemik
Hyoid kemik 3. servikal vertebra seviyesinde bulunan, U şeklinde ve
3. parçadan oluşan bir kemiktir.
Tiroid Kartilaj
Larinksin en büyük ve çıkıntılı kıkırdağı olan tiroid kartilaj,
Larinksin ön ve yan duvarlarının büyük kısmını oluşturur.
Cricoid Kartilaj
Larinksin alt kısmındaki tek kıkırdaklardan biridir. Tam bir halka
şeklindedir.
Epiglot
Bu kıkırdak her tarafı mukoza ile çevrili, ince lamina şeklinde bir
kıkırdaktır.
Aritenoid Kartilaj
Orta hattın iki tarafında, larinksin arka kısmında ve cricoid
kartilajın üzerindedir. Üçgen prizma şeklinde bir kıkırdaktır. Bu
prizma tepesi yukarıda, tabanı aşağıda olacak şekilde durur. Tepesi
corniculate kartilaj ile eklem yapar. Tabanının ön köşesine
processus vocalis denir ve buraya ligamentum vocale tutunur.
Cuneiform Kartilaj
(Wrisberg Kıkırdağı)
Ariepiglottik fold içerisinde bulunurlar. Farklı büyüklükte olabilen
bu kıkırdaklar bazen bulunmazlar.
LARİNKSİN EKLEMLERİ
Larinsin kıkırdakları arasında fonksiyonel yönden önemli olan
krikotiroid ve krikoaritenoid eklemler bulunmaktadır.
Krikotiroid Eklem
Tiroid kıkırdağın inferior kornusu ile krikoidin posteromedial
parçası arasındaki küçük bir eklemdir. Eklem kapsülle çevrilidir.
Eklem kapsülü sinovyal zar ile örtülüdür. Eklem çoğunlukla iki
tarafta asimetriktir ve öne ve arkaya harekete izin verir.
TERLEME
KONUTLARDA ENERJİ EKONOMİSİ Konutlarda
enerji ekonomisinin başlıca yolu ısı yalıtımından geçmektedir. Isı
yalıtımı, kullanılan enerjiden tasarruf sağlanması nedeniyle bir
parasal tasarruf ortaya çıkartmaktadır. Isı yalıtımıyla ortaya çıkan
diğer bir sonuç, daha az yakıt ve daha az baca gazı nedeniyle çevre
kirliliğini azaltıcı yönündeki etkisidir. Bu bölümde, binanın;
yapısını, konumunu ve kullanım amacını belirleyen unsurları,
binalarda ısı yalıtımını, bina elemanlarında yalıtım uygulamaları,
ısı yalıtımının çevre kirliliğine etkisini, su buharı geçişi ve
terlemenin kontrolünü, optimum yalıtım kalınlığının hesabına
uygulamaları, binalarda projelendirme aşamasında alınabilecek enerji
tasarrufu önlemlerini ve ekonomik analizi işlenecektir. 1.1. Isıl
Konfor İnsanların çalışma verimlerini bulundukları ortamın sıcaklığı
büyük oranda etkilemektedir. Çalışma ortamının ısıl şartları,
insanların bedensel ve zihinsel üretim hızını etkilemektedir. Isıl
konfor ve iç hava kalitesi, bireyin bir ortamdaki ısıl şartlar
içinde kendisini rahat hissetmesi ve bu şartlardan doğan sağlık
sorunları ile karşılaşmayacağı bir ortamın özellikleridir, insan
sağlığı onun üretimini doğrudan etkileyen bir faktördür. Eğer insan
bulunduğu ortamın sıcaklığı nedeniyle hasta oluyorsa ya işe
gidemeyecek, işi tamamen aksayacak ya da işte bulunduğu ortamda daha
verimsiz çalışacaktır. Çalışma veriminin sıcaklıkla değişimine
ilişkin diyagram Şekil 3.1de verilmiştir. Benzer çalışmalar aktif
iş, yavaş iş, kış giysisi hafif giysi gibi faktörler göz önüne i
alınarak da yapılmıştır. Ortam sıcaklığı ve konforu iş yerlerindeki
iş kazalarını bile etkilediği kaydedilmektedir (TOKSOY, M., 1995).
İç hacimlerin konfor durumunun belirlenmesinde, iç hacim hava
sıcaklığı, iç bağıl nem, iç hacim hava hızı, malzemelerin ısı depo
etme yeteneği ve iç yüzey uçaklıkları etkili olmaktadır, iç yüzey
sıcaklığı konfor ortamının belirlenmesinde bir faktör olmaktadır, iç
yüzey sıcaklıklarının konfor sıcaklıklarında olması yakıt tüketimini
de azaltacaktır, iç yüzey sıcaklıklarının düşük olması hava
akımlarını artıracağından, iç ortam sıcaklığı normal düzeyde olsa
bile konforsuzluk ortaya çıkartacaktır. İç yüzey sıcaklığı aşağıda
verilen ifadeden hesaplanabilmektedir: Şekil 1.1. Sıcaklığın Çalışma
Verimine Etkisi (TOKSOY, M., 1995) (3.1) Denklem (3.1)deki
sembollerin anlamları aşağıdaki gibidir: Tiy İç iç içayüzey
sıcaklığı, Tiç iç ortam sıcaklığı, Tdış Dış ortam sıcaklığı, IsıLdış
Dış ortamın ısı taşınım katsayısı,
aortamın
ısı taşınım katsayısı, geçirgenlik direnci. Isı geçirgenlik direnci
1/A olup, Denklem (2.2)de aşağıdaki gibi verilmiştir: Denklem (3.1)
ve (2.2)den görüldüğü gibi iç yüzey sıcaklığı iç ve dış ortam hava
sıcaklıklarına, iç ve dış yüzeyin ısı taşınım katsayılarına ve yapı
malzemesinin ısı geçirgenlik direncine bağlı olmaktadır. İç yüzey
sıcaklığının ortam sıcaklığına 2-3°C gibi yakın sıcaklık farklarında
olmasının konfor hissi yarattığı belirtilmektedir. Çeşitli konfor
durumları için iç ortam sıcaklığı ile iç yüzey sıcaklığı arasındaki
ilişki Çizelge 3.1de görülmektedir. Çizelge 1. Çeşitli Konfor
Durumları İçin İç Ortam ile İç Yüzey Sıcaklıkları Arasındaki Fark (PEHLEVAN,
A., 1993) Ti - tiy °C Konfor Durumu 2 Çok konforlu 3 Konforlu 4 Az
konforlu 6 Konforsuz 8.5 Soğuk 8.5 Çok soğuk İç yüzey sıcaklığının
konfor şartlarında kalması için, Denklem (3.1), (2.2) ve, Çizelge
(3.1) göz önüne alınarak dış duvar malzemesi ve kalınlığı tespit
edilebilir. Konfor sıcaklığının sağlayacak ısı geçirgenlik direnci
değerleri verilmiş duvar kullanıldığında konforlu bir ısınmanın yanı
sıra yoğuşmaya da engel olunabilmektedir. Konfor ortamını sağlamada,
odanın sıcaklık, nem ve hava hızı için aşağıdaki değerler
verilmektedir: sıcaklık : 18-22°C nem : 35-70 % hava hızı : 25 m/sn
Konforsuzluğa neden olacak hava hızları pencere ve kapıların
yeterince sızdırmaz olmamasının yanışına, iç yüzey ve ortam
sıcaklığı arasındaki farkta olabilir.
VİTAMİNLER
Vitamin A (beta-Karoten):
deri,gözler ve kemikler için gereklidir. Antioksidandır . akciğer,
mide,yemek borusu, gırtlak ve idrar kesesinde oluşabilecek tümörleri
başlangıç aşamasında önler.
Vitamin B1 (Tiamin):
sıcak, ışık, ve etkilenip zarar görür. Pişirilerek alındığında
kayba uğrar. Doku oluşumu destekler. Glikozun yanmasının etkisinden
dolayı enerji verir.
Eksikliğinde dişeti
hastalıklarına, diş çürümelerine, yorgunluk, depresyon, kabızlık, ve
beriberi hastalığına sebep olur. Çocukların büyüme ve gelişmeleri
için ok gereklidir.
Vitamin B2(riboflovin):
ışık ve ısıdan etkilenip zarar görür. Vitamin B6 işle birlikte kan
hücrelerine etki ederler. Eksikliğinde deri hastalıklarına, göz
hastalıklarına sinirsel bozukluklarına , büyüme bozukluklarına sebep
olur.
Vitamin B3 (Niacin):
metabolizmaya enerji sağlar ve metabolizmayı ayarlar. Derinin ,
kasların ve sinirlerin yenilenmesini destekler. Eksikliği çocukların
büyümesine önler ve Pellegra hastalığına sebep olur.
İlk çalışmalarına 1952
yılında başlayan Dr Abram Hoffer M.D.,PH,D. Niacinin yüksek
dozlarına uygulayarak bir çok şizofreni hastasını
iyileştirebilmiştir.
Vitamin B6 (pyridoksin):
ısı ve ışıktan etkilenir. B2 Vitamini ile birlikte çok önemli
metabolizma işlevlerinde etkili olur. Sinir bozukluklarına (örneğin)
vatan hasreti hastalıklarına ), kansızlığa, deri ve göz
hastalıklarına iyi gelir.
Vitamin B12(cobalamin):
ışık hava ve ısıdan etkilenir. Genel olarak ette bulunan bu
vitamin çok az bitkide bulunur. Sinir hücrelerinin işlevi ve
metabolizma için çok gerekli bir vitamindir. Kan hücrelerinin
oluşmasını destekler. Eksikliği bir çok sinirsel rahatsızlığa ve
kansızlığa sebep olur.
Vitamin C (Askorbikasit):
ışık, ısı ve havada bozulur. A ve E vitaminleri ile birlikte çok
güçlü bir antioksidan etkiye sahip olduğundan savunma sistemini
kuvvetlendirir ve enfeksiyonlara karşı koyar. Dişler ve kemikler
için çok gereklidir. Damar yapısında, zedelenme ve yaralanmalarda
çok önemli rol oynar. Kanser yapısında etkisi olan Nitrosaminleri
durdurarak kanseri engeller. Tüm vücudumuz için çok gerekli olan bu
vitamini vücudumuz kendisi (hayvanlar kendileri üretebilirler)
üretemediğinden mutlaka dışardan almak zorundayız. Eksikliğinde
iskorbik hastalığı oluşur.
Vitamin E (Ttocopherol):
A ve E vitaminleri ile birlikte hücreleri serbest radikallerden
koruyan önemli bir antioksidandır. C vitamini ve karotenoidler, E
vitamini ile birlikte yeteri kadar bulunurlarsa hücreleri hasar
görmekten korurlar. Böylece büyük bir olasılıkla kanser oluşumuna da
karşı koyalar. Eksikliği konsantrasyon gücünü kasları ve savunma
sistemini zayıflatır. Böylece enfeksiyonlar, kanser gibi hastalıklar
, romatizma , diyabet, damar sertliği ve inmeler oluşabilir. Kalp
hastaları savunma sistemi zayıf olanların (en fazla 100 mg kadar
yüksek dozlarda) kullanmaları faydalıdır.
Karotenoid:
Serbest radikalleri etkisizleştiren önemli bir antioksidandır.
Karoten : A
vitamini olarak da adlandırılan güçlü bir antioksidandır.
Beta-Karoten:
vitamin A oluşumundan bir önceki basamakta yer alır. Vücudu korur.
Hastalıkların iyileşmesini hızlandırır. Gözleri kuvvetlendirir.
Cholin : B
kompleksi vitaminlerdir. Sinir sistemi ve beyin fonksiyonu için
önemlidir. Bu yüzden Alzheimer hastalığına olumlu etkisi vardır.
Karaciğer toksinlerden temizler. Sakinleştirici ve kolestrolu
kontrol edici bir etkiye sahiptir.
B3, B5,, B6 ve B12
vitaminleri bazı minerallerle koordinasyon içinde çalışarak beyin
fonksiyonlarına çok olumlu etki ederler.
MİNERALLER
Kalsiyum: kemiklerin ve
dişlerin büyümeleri ve sağlam olmaları için gereklidir.
Krom : kan şekerini dengeler.
Glikoz oluşum ve dönüşümüne yardımcı olur.
Bakır: Kanın oluşmasına
yardımcı olur.
Demir : Vücudun enfeksiyonlara
direncini arttırır. Kırmızı kan hücrelerine oksijen taşır.
Magnezyum : Kemik yapımında rol
oynar. Histadin adlı amino asidin, histamini şekerlenmesini önler.
Histamin şiddetli kaşıntı gibi alerjik reaksiyonlara sebep olur.
Ancak histaminin şekerlenmesine engel olan kaşıntı durdurucu anti
alerjik bir rol oynar.
Mangan : Kasları ve sinir
sistemini besler eksikliği kansızlığa, ostropoza, cinsel organlarda
işlevler bozukluklara ve büyüme bozukluklarına sebep olur.
Fosfor: Diş ve kemik
büyümesinde etkilidir. Enerji metabolizmasında da rol oynar.
Potasyum : Hücre içerine madde
giriş çıkışlarında ve hücre metabolizmasında rol oynar. Kaslara
enerji sağlar.
Selenyum :Antioksidan
enzimlerle birlikte olur ve onlar tarafından kullanılır.
Sodyum : Potasyumla birlikte
vücut sıvılarını dengede tutar. Aminoasitlerin ve glikozu hücrelere
taşır
Çinko : Savunma sistemini
kuvvetlendirir. Büyümeye yardımcı olur.
Kaliyum : Sinir sisteminin
işlevselliği ve asit dengelenmesi için önemlidir.Natrium ve Chlorid
ile birlikte vücudun su depolayışını dengelerler. Eksikliği kas
zayıflıklarına yada felçlere neden olurlar.
Klor : Mide asidinin oluşumunda
etkilidir. Eksikliği kramplara,düşünce tembelliğine ve iştahsızlığa
neden olur.
Natriyum : Kan basıncının
düşmesini engeller. Yemek tuzu şeklindeki çok fazla alımı tansiyon
yüksekliğine sebep olur.
Kaliyum sorbat: Bir çok enzimin
işlevselliği için önemli ve gereklidir. Sinir ve kas hücrelerinin
işlevler,ini düzenler.
ENZİMLER
Sindirim enzimleri vücut için gerekli
olan kimyasal redikasyonların oluşmasına yardımcı olurlar.
Gıdalarımız içinde yer alan proteinlerin aminoasitlere
dönüştürülmesine ve daha sonra bu animoasitlerin vücut proteinine
dönüştürülmesinde en büyük rolü sindirim enzimleri oynarlar.
Amylase : yağları ve şekerleri
parçalayarak sindirime yardımcı olur.
Bradykininase : ağrı giderici
ve iltihap giderici (antiinflammatör) etkiye sahiptir. Savunma
sistemini uyarıcıdır.
Catalase : dokularda su
toplanmasına engeller.
Cellulase: Selulozun
sindirim,ine yardımcı olur.
Creatine phosphokinase :
kaslarda enerji toplanması ile ilgilidir.
Lipase : Yağ parçalayıcı olarak
sindirimde rol oynar.
Proteolytiase: Gıda
parçalanmasına yardımcı olur.
Ve diğerleri Oxidase, Alimase, sgot,
Transaminase, Lactic dehydrogenase, Nudeotidase. Spot Transaminase,
spgt Transaminase.
MONO ve POLYSAKKARİDLER
Acemannan savunma sistemini harekete
geçirmekte önemli bir rol oynar. O , tümör ve bakteri öldürücü beyaz
kan hücrelerini uyarır ve bu hücrelerin çoğalmasını sağlar. Bu
şekerler dışarıdan kullanıldıklarında cildin nemlendirilmesinde
başlıca rol oynar. Mucopolysakkarinler normalinde 10 yaşımıza kadar
vücudumuzda üretilirlerse de, 10 yaşından sonra vücut dışı
kaynaklardan alınmaları savunma sistemimiz için gereklidir.
LİGNİN ve SAPONİNLER
Lignin : California’dan
Elizabeth Burdick’e (biyokimyager) göre bitki tıpkı bir taşıyıcı
kamyon gibi de görmemiz gerekiyor. Çünkü cilt sağlığı için gerekli
olan suyu, aminoasitleri, vitaminleri. Minareleri ve enzimleri
kamyona yükleyip cildin en alt tabakalarına taşır. İşte cildimizin
sağlığına ulaşabilmesi için önemli olan bu taşıma, cildin
derinliklerine hızla nüfus edebilme özelliklerinde bulunan Lignin
maddesi sayesinde gerçekleşmektedir.
Sponin : temizleyici,antiseptik
ve anti mikrobik özelliklere sahiptir.
ANTRAGİNONLAR
Antraginonlar ağrı dindirici ve müshil
etkisine sahip özelliklerdedirler.
Antimikrobik özelliklere sahip olan
antraginonlar sindirim sisteminin çalışmasına da yardımcı olurlar.
Aloin ve Emodin: Acı kesici ve
ağrı dindirici- ayrıca antibakteriyel ve antiviral özellikler.
Barbolin ve İsobarbolin:
Antibiyotik özellikleri ve ağrı kesici etki.
Anthranol, Anthracen ve Aloetic
asit: Hiçbir toksin etkisi olmaksızın antibiyotik etkisi.
Aloe Emodin: Müshil etkisi.
Cinnamic asit: Anestezik etki-
ölü dokunun çözülmesine yardımcı.
Chrysophanic asit: Mantar
öldürücü etki.
Ethereal yağ: Teskin edici ve
ağrı kesici.
Tesistannol: Bakteri öldürücü.
YAĞ ASİTLERİ
Yağ asitleri, gıdasal yağların yapı
taşlarını oluştururlar. Kimyasal yapılarına göre vücutta çok değişik
etkilere sahiptirler. Örneğin kolesterol düzeyine etki ederler.
Enerji taşıma görevlerinin dışında
yağda çözünebilen (A-D-E-K) vitaminlerini vücuda yararlı hale
getirirler.
Kollestrol: Önemli bir anti-inflamatör
Campesterol: Önemli bir anti-inflamatör
Beta-Sitosterıl: Önemli bir
anti-inflamatör
SALİSİK ASİT
Salisik asit aspirinin sahip olduğu
özelliklere benzer özerliklerdedir. Anti-inflamatör ve
anti-bakteriyel özelliklerdedir.
AMİNO ASİTLER
Amino asitler tüm vücut işlevselliği
için ciddi öneme sahiptirler. Onlar beyinin de işlevselliğini
etkilediklerinden depresyon tedavisinde de kullanırlar.
Vücudumuz için gerekli olmasına rağmen
vücudun kendi üretemediği 8 farklı amino asit vardır. İşte bu 8
amino asitin de 7 si bazı bitkilerde bulunmaktadır. Önce bu 7 amino
asiti ele alalım.
Lysin: vitamin C ile birlikte
oluşturdukları biyokimyasal L-Carnitin sayesinde kas dokusunun çok
daha iyi oksijen almasını sağlar. Böylece kasların yorulmasını
geciktirir. Büyümeye yardımcı olur. Hormon ve enzimlerin
üretilmesini destekler. İktidarsızlık problemlerinin çözülmesine
yardımcı olur. Konsantrasyon gücünü arttırır. Eksikliği protein
sentezini yavaşlatarak kas ve dokulara zarar verir.
Methinoin
Valin: karaciğerde hiç işleme
uğramadan kaslar tarafından alınır. Beynin işlevi için gerekli olan
(trytoghan, phenylalin ve tyrosin) gibi maddelerin alımında rol
oynar.
Threonin: karaciğerin yağ
yapmasını engeller. Özellikle vejetaryenler de çok az bulunduğundan
ek gıda maddeleri alınması gereklidir.
Leucin: Enerji kaynağı olarak
kullanılır. Deri ve kemiklerin sağlıklarına kavuşmalarında
etkilidir.
İsoleucin: Kaslar için enerji
kaynağıdır. Hemoglobinin oluşumunda rol oynar.
Phenylalanin: Açlık hissi
azaltır. Cinsel isteği arttırır. Depresyonu azaltır ve beyin
işlevlerini daha iyileştirir.
SOLUNUM
SİSTEMİ HASTALIKLARI
Solunum olayı dört aşamada gerçekleşir:
1-Atmosfer ile (solunum sisteminde havanın ulaşabildiği en son
nokta) arasında havanın içe ve dışa akımı,
2-Kan
arasında oksijen ve karbondioksit nakli,
3-kanda
ve doku sıvılardaki oksijen ve karbondioksitin hücreler içine ve
dışına taşınması,
4-Tüm
bu işlemler ve solunumun diğer basamaklarının regülasyonu,
Akciğer
genişlemesi ve daralmasında iki etken vardır;
1-Diyafram kasının kasılması ve gevşemesi ile göğüs kafesi hacminin
arttırması ve azaltması,
2-Kaburgaların yükselmesi ve alçalmasıyla göğüs ön-arka çapının
azalması ve çoğalması,
Sağlıklı
erişkin bir erkek bir dakikada yaklaşık on iki defa nefes alır ve
her defasında yaklaşık 500 cc hava solunum sistemine
girer.Akciğerlerde kanın oksijenle teması aralıksız olarak
sürer.Nefes verilen dönemde bile akciğerlerde bir miktar hava kalır
ve bu hava ile oksijenasyon işlemi sürdürürlür.
Solunum
sistemi hastalıklarının birçoğunda dolaşım sistemi de bazı
patolojiler gösterebilir.Bu yüzden bu tür hastalıklara yaklaşırken
kardiyovasküler sorun bulunup bulunmadığının sorgulamasında büyük
yarar bulunmaktadır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKAPNİ |
Kanda karbondioksit bulunmaması durumudur.Bazen hipokapni olarak
da adlandırılır. |
|
ALLERJİ |
Bir antijen ya da allerjen tarafından tetiklenen ve vücudun
savunma sistemi tarafından geliştirilen bir reaksiyon. Normalde
vücuda zarar verme ihtimali olan yabancı maddelere karşı
otomatik olarak oluşan bir olaydır.Fakat bazı durumlarda çok
ileri boyutlarda reaksiyon gelişebilir ve vücut için riskli
tablolar ile karşımıza çıkabilir.Basit cilt döküntülerinden ,
nefes borusunun aniden tıkanmasına kadar çok farklı tablolar
geliştirebilir. |
|
ASTMA BROCHIALE |
Duyarlığı artmış hava yollarının herhangi bir etken ile geçici
olarak yaygın daralmasıdır.Nöbetler halinde nefes darlığı
atakları olur.alerjik olabileceği gibi , yıllar önce geçirilmiş
bir akciğer enfeksiyonuna bağlı olarak da gelişebilir. |
|
BRONŞİT |
Akciğer bronşlarında viral ya da bakteriyel enfeksiyon sonucu
gelişir.öksürük temel bulgudur. |
|
KOAH |
Bir yıl içinde en az üç ay süre ile ve birbirini izleyen iki
veya daha fazla yıl devam eden kronik bronşit , aşırı yapımının
sebep olduğu öksürük ve balgam çıkartmak ile karakterizedir. |
|
PNOMONİ |
Enfeksiyonlar , kimyasal ajanlar , alerji gibi sebepler
oluşur.Aniden başlayan titreme , üşüme ve yüksek ateş
vardır.Bulantı , kusma , halsizlik , iştahsızlık görülebilir. |
|
PULMONER EMBOLİ |
Ani nefes darlığı ile baslar. Göğüs ağrısı, kan tükürme
olabilir.Akciğerlere giden ana damarın pıhtı ya da başka bir
nedenden dolayı aniden tıkanması söz konusudur. |
|
TÜBERKÜLOZ |
Mikobakteriyum Tüberkülozis adı verilen mikroorganizma
tarafından oluşturulur. Buluşma solunum, sindirim ya da direkt
yolla temas sonucu olur. Öksürük, gece terlemesi, orta derecede
balgam, iştahsızlık, anemi görülebilir. |
|
VEREM |
Tüberküloz |
Solunum
sistemi hastalıklarında Aloe Vera’nın ve diğer doğal ürünlerin
kullanımında her zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı
hususlar şunlardır;
1-Bu
tür hastalıkların hemen hemen tamamı hücre yıkımı ya da hücrenin
normal histolojik yapısında bozulma ile seyretmektedir. Bu yüzden
tüm solunum sistemi hastalıklarında elma ya da böğürtlen gibi
meyvalar ile desteklenmiş formunun kullanımının arttırılmasının
faydalı olabileceği düşünülmektedir.
2-Solunum sistemi hastalıklarının çok büyük bir bölümü
enfeksiyonlarla birlikte seyretmektedir.İnsan solunum sistemi ,
mikropların organizmaya girmesi için açık bir kapı
pozisyonundadır.Bununla birlikte akciğerlerimizi oluşturan doku ,
çok hassas olup , bu tür enfeksiyonlardan çok çabuk
etkilenebilmektedir.Bademcikler ise , bir tür baraj gibi ,
mikropların aşağı solunum yollarına inmesini engelleyen bariyer
görevini üstlenmişlerdir. Böyle bir anatomik yapılanmada,
enfeksiyonla seyreden solunum yolları hastalıklarında doğal
antibiyotiklerin kullanımı etkili olabilmektedir. Bu kapsamda
sarımsak ya da arı propolisi en önemli maddeler olma özelliğini
göstermektedirler.
3-Solunum yollarının en önemli enfeksiyöz hastalıklarından birisi de
Tüberkülozdur.Halk arasında “verem” ya da “ince hastalık” olarak
tanınan Tüberküloz , yüzyıllar boyu toplum sağlığını tehdit eden çok
önemli bir hastalık olma özelliğini göstermiştir.
4-Solunum yollarının bir diğer önemli hastalık grubunu da alerjik
hastalıklar oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve organizma
tarafından salgılanan “histamin”adındaki madde üzerinde etkisinin
bulunduğu bilim çevrelerince bilinmektedir.Buna ek olarak arı
poleninin kullanımı ile e bu tür alerjik hastalıklarda olumlu
sonuçlar elde edilebilmektedir.
5-Solunum sistemi “serbest radikal” olarak bilinen ve insan vücuduna
dış ortamdan giren ve zarar veren maddelerden de fazlasıyla
etkilenmektedir.Serbest radikallerle mücadele en önemli maddelerin
başında da C vitamini gelmektedir.Bu tür şikayeti bulunan ya
da risk altındaki kişilere C vitamini takviyesi ileri
dönemlerde ortaya çıkma ihtimali bulunan hastalıklara karşı korunmak
anlamında etkili olabilir.
6-Tümörel
oluşumunlarda ise , mümkün olduğu kadar yüksek konsantrasyonda ,
istenen sonucun elde edilmesi için etkili olabilecektir.
ÜRÜNER
SİSTEM HASTALIKLARI
Böbrekler iki
büyük görev yaparlar;
1-Vücutta metabolizma sonucu oluşan son ürünlerin atılmasını
sağlarlar.
2-Vücut sıvılarının dengesini ve yoğunluklarını kontrol ederler.
Her iki böbrekte
yaklaşık 2.400.000 nefron adı verilen ve her biri kendi başına
idarar üretebilme yeteneğine sahip fonksiyonel birim bulunmaktadır.
Nefron , esas itibariyle sıvının süzüldüğü bir glomerül ve uzun bir
tüpten oluşur.Kanın glomerüllerden süzülmesini takiben açığa çıkan
sıvı bu tüplerden geçerek idrar haline dönüşür.Daha sonra üreterler
aracılığıyla mesanede biriken bu idrar uretra kanalıyla vücuttan
atılır.70 kg’lık bir kimsede iki böbrekten geçen kan miktarı
yaklaşık 1200 ml/dakikadır.Belli başlı üriner sistem hastalıkları ve
bu hastalıkların karakteristik tanımlamaları şu şekildedir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ASETONÜRİ |
İdrarda aseton düzeyinin normalden fazla olması hali.Yağ
oksidasyonunun tamamlanamaması sonucu görülür. |
|
BÖBREK TAŞLARI(ürolitiasis) |
Yerleşim yerine ve taşın kimyasal özelliklerine göre farklı
gruplara ayrılırlar.Eğer taş belirli bir bölgede sabit duruyorsa
ve hiç oynamıyorsa , sessiz kalır ve sancı yapmaz.Hareketli ,
küçük taşlar en fazla sancıya sebep olanlardır.Beslenme
alışkanlıkları ve genetik faktörler söz konusudur. |
|
BÖBREK YETMEZLİĞİ |
Az ya da hiç idrar çıkartamama
hastalığıdır.Kanama,ishal,kusma,yanık ve aşırı terleme gibi
durumlarda böbreğe gelen kan miktarındaki azalmaya bağlı olarak
gelişir.Böbreklerin yetersiz kalması ile kanda biriken zararlı
maddelerin temizlenmesi için bu tip hastalar periyodik olarak
diyaliz makinasına bağlanırlar. |
|
DİYABETİK GLOMERÜLOSKLEROZ |
Şeker hastalığının ilerlemesi ile oluşur.Şeker hastalığına bağlı
ölümlerin yarısının sebebi bu hastalıktır.Sıklıkla hipertansiyon
ile birlikte gelişir. |
|
FANCONI HASTALIĞI |
Genetik geçişi olan ve böbrek fonksiyonlarında bozulma ile
ilerleyen bir hastalıktır. |
|
GLOMERÜLONEFRİT |
Her iki böbreğin glomerül denilen bölgelerini tutan kalıtsal
olma ihtimali bulunan bir hastalıktır.kronik böbrek
yetmezliğinin en sık rastlanan sebebidir. |
|
GOODPASTURE HASTALIĞI |
Hızla ilerleyen nefrit belirtileri ile beraber balgamdan kan
gelmesi de vardır.Hastalık özellikle genç erkeklerde
görülür.bağışıklık sistemini ilgilendiren bir hastalık olduğu
düşülmektedir. |
|
LUPUS NEFRİTİ |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir bağışıklık sistemi
hastalığıdır.Akciğer zarı kalp zarı,karın zarı ve derinin
tutulumu söz konusudur. |
|
PROSTAT ADENOMU |
Erkeklerde 60 yaşından sonra %50 görülür.İyi huylu bir tümör
vardır.İdrar akımının azalması , sık idrara çıkma , gece idrar
yapma ihtiyacı , idrar yapma zamanının uzaması gözlenir. |
|
ÜROLİTİASİS |
Böbrek Taşları. |
KALP DAMAR
SİSTEMİ HASTALIKLARI
Hücreler
canlılıklarını sürdürebilmek için çevreleri ile sürekli madde
alış-verişi yapmak zorundadırlar.Bu alış-veriş genellikle diffüzyon
işlemi ile gerçekleşir.Diffüzyon , madde taneciklerinin yüksek
yoğunlukta bulundukları bir bölgeden düşük yoğunlukta olduklara
bölgelere doğru yayılması demektir.Memelilerde, kan akımı ile
oksijen (O2)ve besleyici maddeden zengin fakat karbondioksit(CO2)ve
metabolizma artıkları yönünde n fakir kan , hücrelerin yakınına
gelir ve diffüzyon olayı gerçekleşir.
Dolaşım
sistemi kalp ve onunla kapalı bir devre yapan damarlardan
kurulmuştur.kalp,sistemin pompasıdır.Damarlar ise pompanın attığı
sıvının borularıdır.Kalpten çıkan kan ,arterler vasıtasıyla tüm
vücuda dağılır.İlerlediği her bölgede çapı daha küçük olan damarlara
transfer edilirler.sonunda arteriol denilen ve arter sisteminin en
dar bölümünü oluşturan bölgelere gelirler.Buradan venüller
aracılığıyla venöz sisteme geçerler ve gitgide genişleyen ven
damarları ile kalbe geri dönerler.
Bu
dolaşım sırasında akciğerde vücudun hayatiyeti için gerekli oksijeni
alan kan , anteriollerden venüllere geçme aşamasında taşıdıkları
oksijeni hücrelere verip , karbondioksiti hücrelerden alarak
akciğere geri dönerler.
Yine aynı
dolaşım sonucu , ince barsaklardan gerekli besin maddelerini alarak
hücrelere götürülür ve artık maddeler karaciğer ve böbrekler
aracılığıyla vücuttan uzaklaştırılırlar.
Kalpte
ise dört bölüm bulunmaktadır.Bunlar,kanı akciğerler ile vücuda
dağıtmak üzere bir düzen içerisinde çalışırlar,bu bölümlerin her
birisi bir kapakçık aracılığı ile kanın iletilmesini
sağlarlar.Kalbin kendisinin kan ihtiyacı ise koroner damar adı
verilen ve kalbi çepeçevre saran bir ağ ile sağlanır.
En sık
karşılaşılan kalp damar hastalıkları ve bu hastalıkların temel
bulguları şunlardır;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ADAMS STOKES HASTALIĞI |
Nabızın çok yavaşlaması ve zayıflaması , baş dönmesi , bayılma
ve yüzeyel solunum ile kedisini belli eden bir hastalıktır. |
|
AKUT PERİKARDİT |
Kalbi çevreleyen zarda intihaplanma vardır.Öne doğru eğilmekle
azalan şiddetle ağrı , ateş ve çarpıntı vardır.Nabız hızlı ve
düzensizdir. |
|
AKUT ROMATİZMAL ATEŞ |
Nedeni kesin olarak bilinmeyen , subakut veya kronik seyirli
sistemik bir hastalıktır.Kalp kapakçıklarında bozukluklara neden
olabilir.A grubu beta emolitik streptokok denilen mikrobun neden
olduğu bademcik enfeksiyonu , orta kulak iltihabı vs. sonrasında
gelişir. |
|
AORT ANEVRİZMASI |
Aort üzerinde kireçlenmenin yoğun olduğu bölgelerde görülür.Aort
duvarının sağlamlığını ve esnekliğini
kaybetmesi,zayıflaması,incelmesi ve gelişmesi,ileri aşamalarda
ise bu bölümün balon gibi şişmesi ile karakterizedir. |
|
AORT DİSSEKSİYONU |
Aortun duvar yapısının bozularak,içinde akmakta olan kanın Aort
katmanları arasında zızmazı ve burada ilerliyerek kendisine
gitgide büyüyen bir kese oluşturması durumudur. |
|
AORT KOARKTASYONU |
Aortada bir darlık sonucu vücüdün üst yarısında tansiyon
yüksekliği ile seyreden,cocukluk ve genç erişkilik döneminde
genellikle tanık olan bir hastalıktır. |
|
ARTERIOSKLEROZ |
Atardamarlarda lümen daralması , duvar kalınlaşması ve
elastisite kaybının meydana getirdiği bir hastalıktır. |
|
ATRİAL SEPTAL DEFEKT(ASD) |
Kalbin kulakçıkları arasındaki bölmede açıklık vardır.Kan sol
kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes darlığı , yorgunluk
,sık solunum enfeksiyonu olur. |
|
BUERGER HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava kan akımı ile
sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara gelirse ani
ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CAISSON HASTALIĞI |
Damarların içine hava girmesi durumu.Bu hava kan akımı ile
sürüklenerek akciğer , beyin gibi hayati organlara gelirse ani
ölüm , felç gibi tablolarla karşımıza çıkar |
|
CROCQ HASTALIĞI |
Ellerde ve nadiren ayaklarda solukluk hissi , mavi renk ve
terleme ile karakterli bir dolaşım sistemi hastalığıdır. |
|
FALLOT TETRALOJİSİ |
Birbirine bağlı dört farklı anatomik bozukluk vardır.Bu
hastalıkla doğan bebeklerin çoğu mavi renktedir.Diğerlerinde ise
1 yaşından önce morarmalar görülür. |
|
HİPERTANSİYON |
Büyük tansiyonun 160 mmHg veya üzerinde ve/veya küçük tansiyonun
95 mmHg veya üzerinde olduğu durumlardır.böbrek hastalıkları ,
hormonal bozukluklar , enzim düzensizlikleri nürolojik
hastalıklar veya bazı ilaçların kullanımı sonucu gelişebileceği
gibi vakaların %95 kadarında sebebi anlaşılamamaktadır. |
|
KALP KRİZİ |
Bkz. Miyokard enfarktüsü |
|
KALP YETMEZLİĞİ |
Kalbin yeterli miktarda kanı pompalayamaması ve kanın
yetersizlikten sorumlu bölümün gerisinde gölgelenmesi sonucu
ortaya çıkar.Nefes darlığı,yorgunluk,kuvvetsizlik,bellek
bozuklukları,baş ağrısı ve kötü rüyalar vardır. |
|
MI |
Bkz. Miyokard Enfarktüsü |
|
MİYOKARD ENFARKTÜSÜ |
Kalp kasının kanlamasını sağlayan koroner damarlardaki
tıkanıklara bağlı olarak kan akımının yetersiz kalması sonucu
oluşur.Kan akışının tamamen durmasından sonraki ilk 6 saatte
hücreler ölmeye başlar.24 saat içerisinde ise kalıcı
değişiklikler oluşur. |
|
PATENT DUKTUS ARTERİOSUS(PDA) |
Doğum öncesi dönemde fonksiyonel olan , doğumdan sonraki dönemde
ise kapanan bir damar yapısının doğum sonrası da açık kalması
söz konusudur.Çabuk yorulma ve nefes darlığı vardır. |
|
PERİARTERİTİS NODOSA |
Atardamar hastalığıdır.Daha çok orta yaş erkeklerde
görülür.Küçük ve orta boy arterlerde nodül tarzında şişmeler
vardır.Ateş , solukluk,yorgunluk,iştahsızlıkla başlar. |
|
RAYNAUD HASTALIĞI |
Atardamarlarda ve damarcıklarda kasılma sonucu doku
beslenmesinin bozulması ile karakterli ,sebebi bilinmeyen bir
hastalıktır.Genellikle soğuk havalarda ve stress altında olan
kişilerde görülür. |
|
TAŞİKARDİ |
Kalp atım sayısının dakikada 100’den fazla olmasıdır.Kansızlık
,egzersiz,ateş,stress,tiroit bezinin fazla çalışması ve birçok
kalp hastalığına bağlı olarak gelişebilir.Ateş en sık rastlanan
sebeplerden birisidir.39 derecenin üzerinde her bir derecede
ateş nabız sayısını dk’da ortalama 20 kadar artırır. |
|
VARİS |
Vücutta toplardamarların kanı kalbe döndürecek vasıflarını
kaybetmiş olması halidir.Özellikle bacaklarda görülür.Kan
yerçekiminin etkisi ile bacaklardan kalbe dönerken zorlanma
olur.Ayaklarda ağırlık hissi,yorgunluk ile ortaya çıkar.Bacaklar
gövdeden daha yukarıda tutulursa,hastanın şikayetleri geçer. |
|
VENTRİKÜLER SEPTAL DEFEKT(VSD) |
Kalbin karacıkları arasındaki bölmede açıklık vardır.Kan sol
kulakçıktan sağ kulakçığa geçmektedir.Nefes darlığı ve çabuk
yorulma vardır. |
|
WOLF PARKİNSON WHİTE(WPW) |
Kalbin elektrik ileti sisteminde meydana gelen aksama sonucu
oluşur. |
KALP DAMAR
SİSTEMİ HASTALIKLARI
Kalp damar
sistemi hastalıklarında ve diğer doğal ürünlerin kullanımında her
zaman akılda bulundurulması gereken belli başlı hususlar şunlardır;
1-Dolaşım sisteminin bir pompa görevi gören kalp ve uçlara erişimi
sağlayan damarlardan oluşmuş kapalı bir sistem olduğu göz önüne
alınırsa, bu fonksiyonların zayıflaması ve durmasının hayati önem
taşıdığı daha kolay anlaşılabilir.Bu nedenle kalp ve dolaşım sistemi
hastalıklarının kısa süreli bile olsa bu fonksiyonu bozmaması temel
hedef olmalıdır.
2-Damarlarda tıkanıklıklara neden olan en önemli risk damar içinde
oluşan yağlanma sonucu oluşan plakların zaman içinde büyümesi ve
damar lümenini daraltması , sonuçta tamamen kapanmasına neden
olmasıdır.Bu durumun oluşmasında en önemli faktör ise , kişinin kan
dolaşımında bulunan yağ miktarının normalin üzerine
çıkmasıdır.Laboratuar olarak kolesterol ve lipit düzeyleri yüksek
olan kişiler en büyük risk grubunu oluşturmaktadır.
Yapılan
çalışmalar tabiatta doğal olarak bulunan omega yağ asitlerinin
kolesterol ve lipit düzeylerini düşürmek konusunda başarılı olduğu
sonucunu ortaya koymuştur.En zengin omega kaynakları ise başta balık
olmak üzere ,fındık ve cevizdir.Ancak balıklar üzerinde yapılan
çalışmalar da elde edilen sonuç ise, derin deniz balıklarının en
yüksek oranda omega içerdiğini ortaya koymuştur.Sonuçta bu tür
hastalara omega içeren ürünlerin tavsiye edilmesi uygun
görülmektedir.
3-Bir
diğer önemli kalp damar hastalığı ise “HİPERTANSİYON” olarak bilinen
damar içi basıncın normalin üstüne çıkması
tablosudur.Hipertansiyonun %95 sebebi tespit
edilememektedir.Dolayısıyla bu tür hastalarda sebep ne olursa olsun
ilk hedef damar içi basıncı düşürmek , yani “HİPERTANSİYON”
tablosunu ortadan kaldırmaktır.
Bu
konuda en önemli faktörlerden birisi uygulaması olarak
bilinmektedir.Endotel hücrelerini yenilemesi ve fonksiyon göremeyen
hücrelerin yerine fonksiyonel hücrelerin oluşturulması şeklinde etki
göstermektedir.Böylece oluşan hücrelerin esneme kapasitesi daha
yüksek olmakta ve oluşmuş yüksek basıncı esneyerek tolere edebilir
gelişimini sağlamaktadır.Bununla birlikte en önemli tansiyon
düşürücü etkenlerden birisinin sarımsak olduğu bilinen bir
gerçektir.Bu tür hastalara sarımsak içeren ürünlerin tavsiyesi uygun
görülmektedir.
4-Stress
gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan dolaşım
sistemi hastalıklarında ise , bitkisel çayların kullanımının yararlı
belirtilmekte ve önerilmektedir.
5-Kalp
dolaşım sistemi, “serbest radikal” olarak bilinen ve insan
vücuduna dış ortamdan giren ve zarar veren maddelerden de fazlasıyla
etkilenmektedir.Serbest radikallerle mücadelede en önemli maddelerin
başında da C vitamini gelmektedir.bu tür şikayeti bulunan ya da risk
altındaki kişilere C vitamini takviyesi ileri dönemlerde ortaya
çıkma ihtimali bulunan hastalıklara karşı korunmak anlamında etkili
olabilmektedir.
CİLT
HASTALIKLARI
CİLDİN YAPISI
Konuya
öncelikle cilt bakımımız ve cilt sağlığımızın korunması yaklaşımıyla
bakmak gerekiyor.Bu anlamda cildimizin yapısının tanınması önem
kazanıyor ve yine sloganımız “güzellik sağlıktan geçer”…Cildimizin
Sağlığını Maksimum Koruyalım başlığı altında ayrıntılara bakınız
lütfen…
Bunun
en büyük sebebi , uzun yıllardır bu bitkinin nemlendirici etkisinin
ve taşıyıcı özelliğinin biliniyor olmasıdır.Bu nedenlerle yıllardır
kozmetik sanayiinde kullanılmaktadır;estetiysenler,derin dokulara
ulaştırmak istedikleri aktif maddeleri .Bu açılardan
değerlendirildiğinde,değişik cilt hastalıklarında kullanımında
üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır;
1- Pek
çok cilt hastalığın temelinde diğer sistemlerden kaynaklanan
patolojiler yer almaktadır.Dolayısı ile bu tür hasalıklarda sadece
bölgesel uygulamalar yeterli olmamakta ,hastalığın oluşumuna neden
olan faktörlerle de mücadele kaçınılmaz olmaktadır.Dolayısı ile
bölgesel uygulamanın yanında , sistemik uygulamalarda da bulunulması
gerekmektedir.Sistemik etkileri göz önünde alındığında , cilt
hastalığı bulunan kişilerin ağız yoluyla .
2-
Cildimiz epitel hücrelerinden oluşmaktadır.bu yapıda yer alan
mikroskopik kanallar ise dış ortam ile iç ortam arsında bağlantı
sağlamaktadır.Kanalcıklar aracılığı ile cilt altı dokularına
iletilmesi optimum faydanın temini için büyük önem taşımaktadır.bu
sebeple , özellikle mikropartikül spreyleme özellikle
önerilmektedir.spreylemeyi takiben krem şeklinde uygulanması hem
etkinin daha güçlü ve daha kısa zamanda oluşmasını sağlamakta, hem
de kullanılan krem miktarını azaltmaktadır.
3-
Cildimizin bir diğer önemli hastalık grubunu da alerjik hastalıklar
oluşturmaktadır.Alerjiye neden olan ve organizma tarafından
salgılanan “histamin” adındaki madde üzerinde etkisinin bulunduğu
bilim çevrelerince bilinmektedir.Ek olarak arı poleninin kullanımı
ile de bu tür alerjik hastalıklarda olumlu sonuçlar elde
edilebilmektedir.
4- Sedef
(psoriasis),ekzema gibi bazı cilt hastalıklarının oluşumunda ,
sentetik özellikler gösteren maddelerin cilt ile temasının önem
taşıdığı ,bu temasın kesilmesi ile bu tip hastalıklarda gerileme
olduğu bilinen bir gerçektir.Bu sebeple ,bu tür hastalıkları bulunan
kişilerin günlük hijyen ve temizliklerinde doğal nitelikli ürünleri
kullanmaları,sentetik özellik gösteren maddelerden uzak durmaları
önerilmektedir.Bu kapsamda sabun ,şampuan,saç kremi,ve banyo jeli en
önemli faktörlerdir.Aynı şekilde hastaların çamaşırlarının
yıkanmasında kullanılan deterjanın da doğal nitelikli bir ürün
olması önerilmektedir.
5-
Yapılan çalışmalar , enfeksiyonla birlikte seyreden cilt
hastalıklarında, ilave olarak , arı propolisinin kullanılmasının
faydalı olacağı sonucunu ortaya koymaktadır.Bu kapsamda , hem lokal
hem de sistemik propolis uygulaması faydalı sonuçlar
verebilmektedir.
6-
Peeling anlamında da olumlu etkileri gözlenebilmektedir.Bu tür
ajanların jeli ile birlikte kullanımı sayesinde , dokuda yumuşama
meydana gelmekte,sonuçta sorunsuz bir Peeling uygulaması
gerçekleşebilmektedir.
7- Stress
gibi psikolojik bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan cilt
hastalıklarında ise elde edilen bitkisel çayların kullanımının
yararlı olduğu belirtilmekte ve önerilmektedir.
8- Diğer
cilt lezyonlarında bir diğer etkisi de skar dokusu oluşumuna engel
olmasıdır.Her hangi bir sebeple deri deri bütünlüğünün bozulması ve
yaralanma durumlarında , bazal hücreler 24-48 saat içerisinde
travmaya uğrayan bölgenin epidermis tabakasına göç etmekte ve geçici
bir “örtü” oluşturarak yaralı bölgeyi örtmektedirler.Bundan sonraki
aşamada ise , bu bölgeyi dış etkenlere karşı korumak amacı ile
keratenize bir doku oluşumu (skar dokusu) başlamaktadır.Bazal
hücrelerin bölgelere göç etmesi ile birlikte yeni epidermisin
oluşumunu tetiklemekte ve çok kısa sürede hücrelerin proliferasyonu
ile yaralı bölgenin kapanmasını sağlamaktadır.Dolayısı ile skar
dokunun oluşumu için gereken süre içerisinde normal epidermal yapı
oluşmaktadır.Sistemik ve lokal uygulamalar önem taşımaktadır.
9- Güneş
yanıkları ise koruyucu etkisi bulunmaktadır.Ancak bu koruma , diğer
güneş kremleri gibi ,deri ile ultraviyole ışını arasında bir bariyer
ya da koruyucu tabaka oluşmak şeklinde değildir.Güneş yanıkları,
ultraviyole ışınlarının direkt etkisi ile oluşmakta,eğer cilt kuru
ise çok daha kısa zamanda çok daha şiddetli yanıklarla karşımıza
çıkmaktadır.İleri derece nemlendirici özelliği bulunması sebebi ile
,cildin kurumasına engel olmakta ,böylece güneş yanıklarına karşı
cildi korumaktadır.
Chicago
ve Detroit’te (University of Chicago Hospital , Wayne State
University-Detroit) John P. Heggers Ph.D. ve Martin C. Robson MD
tarafından gerçekleştirilen çalışmalarda ,içeren kremlerin termal
yanıklarda kullanımı ile ,yanığın etkisinin ortadan kalktığı ve
hasarlı derinin tekrar canlılık kazandığı gözlenmiştir.Dr. Heggers
tarafından hazırlanan raporda,yanığa bağlı oluşan hasarın uniform
olmadığı,hasarlı dokunun orta kesiminde ısının daha yüksek olmasına
bağlı daha fazla zarar oluştuğu,bu bölgedeki proteinlerin
kaogülasyonu ile deri dokusunun öldüğü,yaralı bölgenin merkezinden
kenarlara doğru gidildikçe,hasarın azaldığı ancak 24-48saat
içerisinde uygun bir yöntem kullanılarak tedavi gerçekleştirilmezse
,burada da deri dokusunun öleceği ve bu bölgeye prostaglandinler ile
trombaksanların göç edeceği belirtilmektedir.Raporun sonuç bölümünde
ise trombaksan oluşumuna engel olduğu ve doku iyileşmesini
hızlandırdığından söz edilmektedir.
ÇALIŞMA
RAPORU ÖZETİ:
Sedef
hastalığında kullanımı ile ilgili yapılan bir çalışmanın özeti
aşağıda yer almaktadır;
Bir çift
kör ,plasebo kontrollü çalışmanın amacı ,Psoriasis Vulgaris
hastalarının tedavisinde hidrofilik krem formunun klinik etkinlikve
toleransının tespitine yöneliktir.60 adet (36 erkek/24
bayan;ortalama 25,6)hafif ve orta düzeyde kronik plak tip
psoriasis’i bulunan ve PASI ( Psoriasis Area and Severity Index)
değeri 4,8 ile 16,7(ortalama 9,3)olan hastalar rastlantısal yöntemle
iki paralel gruba ayrıldı.Hastaların,hastalık öyküleri ortalama 8,5
yıl idi(1-21 yıl).Hastalar,kremlerini,evlerinde haftanın beş günü
,günde 3 kez,lezyonların üstünü kapatmamak şartıyla kendileri
uyguladılar.Maksimum aktif tedavi süresi 4 hafta
oldu.Hastalar,haftada bir kez kontrole alındılar ve lezyonlarında
belirgin küçülme,eritemde azalma ile sonuçlanan deskuamasyon,infiltrasyon
ve PASI değerinde azalma görülen hastalar iyileşmiş olarak
değerlendirildi.Tedavi tüm hastalar tarafından iyi tolere edildi
,ilaca bağlı hiçbir olumsuz belirti gözlenmesi ve tedaviyi bırakan
hasta olmadı.Çalışmanın sonucunda kullanan 30 hastadan 25 ‘inde
iyileşme gözlendi(% 83,3).
GİRİŞ:
Psoriasis ,çok
yaygın,enfeksiyöz olmayan,enflamatuar,iyi tanımlanmış,gümüş beyazı
renkte eritömatöz plaklarla karakterize , çıkarılmaya çalışıldığında
kanamaya meyilli(Auspitz bulgusu) bir cilt hastalığıdır.Hastalık tüm
kütanöz dokuları tutabileceği gibi ,sıkılırsa diz ve dirsek
ekstensör yüzleri ,kafa ve sakral bölgede görülür.Hastalığın oluşumu
;travma,Köbner fenomeni,stres ve genetik predispozisyona bağlı
olabilir.Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmekle birlikte,beyaz
ırkta daha yaygındır.En sık görüldüğü yaş grubu ise, 5-25 yaşları
arasıdır.
Psoriasis’in
etkin ve başarılı bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.Uygulanan
tedaviler hem tam başarılı olmamakta hem de sıklıkla yan etkiler
oluşmaktadır.Lokal ya da sistemik uygulanan tedaviler arasında ,coal
tar,anthralin,calcipotriol,kortikosteroidler,foto-kemoterapi(Puva,uzun
dalga boyundaki UV uygulaması),retinoidler,methotraksat ve
hidroksiüre,siklosporin gibi diğer sitostatik ajanlar sayılabilir.
HASTALAR VE
METOTLAR:
Seçilen 60
hastada teşhis,biyopsi ve klinik olarak karakteristik gümüş beyazı
eritömatöz psöriatik plakların tespiti ile konmuştur.Testten önce ,
tüm hastalar rutin laboratuar analizlerinden (hematoloji,kan
sayımı,idrar analizi,gebelik testi,kronik plak sayıları ve
demografik özellikleri) geçirildiler.Testten önce ve sonra tüm
hastalardaki birer lezyondan %1 Lidokain anestezisini takiben 6 mm
‘lik biyopsi örnekleri alındı ve hemotoksilen eozin ile boyandı.Son
üç ay içerisinde sistemik steroid,sitotoksikler,beta bloker
kullananlar ile ,ültraviyole ışınlaması uygulanan
hastalar,epilepsi,farklı tipte psoriasis’i bulunanlar,hamile ve
emzikli anneler çalışma kapsamı dışında tutuldular.
Hastaların test
süresince suda yıkandığı zaman temizlenebilen pomat kullanmalarına
izin verildi.Ekstresi,daha önce yapılan benzer çalışmalardaki
şekilde hazırlandı ve mineral yağı ile hintyağının taşıyıcı olarak
kullanıldığı hidrofilik krem içerisinde ağırlık olarak % 0,5
oranında ilave edildi.Karşılık gelen plasebo kremine.Preparatlar bir
haftalık kullanım için hazırlandı ve hastalara nasıl uygulanacağı (lezyonların
üstüne örtmeden ve gün ışığına çıkartmadan) anlatıldı.Çalışma 4
haftalık aktif tedavi ile sınırlandırıldı.İlk 16 hafta içerisinde
hastalar haftalık kontrollerden geçirildiler,daha sonra,8 ay süreyle
ayda bir kontrole alındılar.
SONUÇLAR:
Hastalar,genel
anlamda uygulamayı iyi tolere ettiler ve çalışmayı yarıda bırakan
hasta olmadı.Hastaların tamamı etkinlik çalışması için uygun
konumlarını korudular.Tüm hastalar 4 hafta süren aktif tedavi planı
içine alındılar.Bu süre içerisinde,eritemde gerileme ile devam eden
deskuamasyonda belirgin azalma psöriatik lezyonların tamamen
rezolüsyonu ya da gözle görülür gerileme olması ile sonuçlanan
infiltrasyon bulguları kaydedildi.Teste alınmadan önceki hastalık
süresi ortalama 8,5 yıl idi(1-21 yıl).4 haftalık aktif tedavinin
sonunda , 27/60 (%45) hasta (18E / 9K ) ile psöriatik plakların
%46.7 ‘sinde (356/762 ) iyileşme gözlendi.PASI değerindeki ortalama
düşüş ise 9,3 ‘ten 2,2 ‘ye gerileme şeklinde gözlendi.
Yapılan
uygulamada elde edilen başarı (25/30 , %83.3) , plasebo
uygulamasından (2/30 , %6.6)çok daha iyiydi.Aktif gruptaki kronik
plak iyileşme oranı da çok daha üstündü (328/396 , %82.8’e karşılık
28/366,%7.7).Tam kan sayımı idrar analizinin de dahil olduğu
periyodik laboratuar test sonuçları normal limitler içinde
kaldı.İyileşme gözlenen lezyonların patolojik incelenmesinde,epidermal
akantosis,parakeratosis,papiller damar incelmesi ve enflamatuar
infiltrasyonda azalma olduğu gözlendi.4 haftalık süre içerisinde ,
60 denek 100’er gr’lık 245 tüp kullandılar.Hiçbir hastada ilaca
bağlı lokal ya da sistemik bir yan etki gözlenmedi,hipersensitivite
ya da dermatit olgusuna rastlanmadı.
TARTIŞMA:
Bu çalışmanın en önemli sonuçlarından birisi ,Psoriasis Vulgaris
tanısı alan hastalarda ekstresinin %0,5 ‘lik kreminin psöriatik
plakların gerilemesine ve hastaların iyileşmesine neden olduğunun
tespit edilmiş olmasıdır.Hastalarda hiçbir olumsuz etki ya da yan
etki gözlenmemiştir.Test süresinde denekler normal yaşantılarını
sürdürmüşlerdir.
Psoriasis
tedavisi ile ilgili yapılan bir başka çalışma (Lebwohl ve
arkadaşları, 1995), hastaların %70’inin tedavide tropikal uygulamayı
tercih ettiklerini göstermiştir.Bununla birlikte , günümüzde yaygın
olarak uygulanan tedavi yöntemleri supresif etki
göstermekte,hastanın genel durumunu etkilemektedir.Bu yöntemler
arasında en sık kullanılanlar; Cyclosporin,calcipotriol,retinoids,dithranol,ve
coal tar’dır.Cyclosporin,nötral bir siklik peptid özelliği
göstermektedir ve hücrede immün cevabın baskılanması üzerinde
etkilidir.Epidermal hücreler üzerindeki bu etkisi ile psoriasis
hastalarında kullanılmaktadır.Ellis ve arkadaşlarının 1995’te
yaptıkları bir çalışma , 4 ay boyunca3 mg/kg günlük doz Cyclosporin
uygulamasının % 57 vakada psöriatik plakları gerilettiğini veya
tamamen geçirdiğini ortaya koymuştuk.Ancak , psoriasis üzerinde bu
kadar etkili olan Cyclosporin uygulamasının özellikle böbrek
fonksiyonları üzerindeki olumsuz etkileri ,yüksek tansiyon ve
nefrotoksisite yan etkilerinin bulunduğu da unutulmamalıdır(Koo
1995).
Calcitrol
preparatları da hücre proliferasyonunu ve epidermisteki
başklaşımları yavaşlatmaktadır.Smith ve arkadaşlarının 19988 yılında
17 denek üzerinde 6 hafta süren çalışmaları ve Perez ve
arkadaşlarının 1995 yılındaki 4 çocuk üzerinde 8 haftalık
uygulamaları , psoriasis vakalarında Calcitrol’un etkinliğini ortaya
koymuştur,ancak bu madde de hiperkalsinüri ve hiperkalsemi yapma
özelliklerini taşımaktadır.
Calcipotriol ,
calcitriol’ün bir sentetik analoğudur,ancak hiperkansinüri ya da
hiperkalsemi riski bulunmamaktadır.Kragballe,1989 yılında,50 hasta
da tropikal Calcipotriol uygulaması ile % 88 başarı elde
etmiştir.Ancak 5 hastada fasial dermatit yan etkisi olmuş ve 4 vaka
tedaviyi terk etmiştir.1994 yılında ise,Mozzanica,20 hasta üzerinde
6 hafta süreyle tropikal calcipotriol uygulamış ve % 85 ( 17/20 )
başarı elde etmiştir.2 vakada lokal yan etki gözlenmiştir.
Retinoid ise , A
vitamininin bir derivesidir.Genellikle,kalın,hiperkeratotik
psoriasis lezyonlarında kullanılmaktadır.Retinoid’e bağlı yan
etkiler ise ;teratojenik özellik,pruritus,ciltte,dudaklarda ve
vajende genel kuruluk ve kan lipitlerinde yükselmedir.
Dithranol (Anthranil
) , granülosit fonksiyonlarını ve DNA replikasyonunu inhibe
etmektedir.İrritan bir madde olan Dithranol , normal deriyi boyama
özelliği göstermektedir ve uygulaması tıbbi kontrol altında
yapılmalıdır.Psoriasis’in topikal tedavisinde kullanılan bu
yöntemler ile , bu çalışmada kullanılan yöntem karşılaştırıldığında
,4 hafta da başarılı sonuçlara ulaşılmasını sağladığı ve hiçbir yan
etki oluşturmadığı sonuçları elde edilmektedir.
Psoriasis
hastalığı,dermisteki keratinositlerin hiperproferasyonu sonucu
oluşmaktadır.Yağ içermeyen bir madde olup, deri ve daha derin
dokular tarafından absorbe edilebilmektedir.Yapısında ,antialerjik,antipruritik
,yara iyileştirici,antienflamatuar özellik gösteren aminoasitler
bulunmaktadır.Bu çalışmanın sonuçları ekstresinin kapatıcı özellik
göstermesi,deriyi nemlendirmesi ve yanı zamanda,epidermiste plak
oluşumunu sağlayan hücrelerin proliferasyonunun inhibe edilmesi
şeklinde etki yaptığı fikrini ortaya çıkartmaktadır.
Bu kapsamda
muhtelif cilt hastalıkları ve tanımlamaları şu şekilde
özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKANTOSİS |
Deriyi oluşturan Epidermis tabakasının kalınlığının normalden
daha fazla olması.hücre sayısının artması ya da hücrelerin
normalden daha büyük yapıda olması durumudur. |
|
AKNE |
İltihapla karakterli folliküller. |
|
AKNE VULGARİS |
Yağ bezelerinin büyümesi hastalığıdır.Yağ bezeleri buluğa kadar
çok az salgı yaparlar.Kadınlarda menopoz dönemine girince ,
erkeklerde biraz daha ileri yaşlarda azalmaya başlar. |
|
ALBİNİZM |
Deri ,saç ve gözlerde pigment eksikliği ile ortaya çıkan
konjenital bir hastalıktır.Melanin pigmentinin oluşundaki
metabolik bozukluğa bağlı olarak gelişir. |
|
ALOPESİ |
Saç dökülmesi durumudur.Kalıtsal olabileceği gibi ,sonradan da
gelişebilir.Saçlı derinin tamamında olabileceği gibi daha
lokalize yerleşimlide olabilir.Bazen saçlı deri dışında ,vücutta
kıl dökülmesi ile de karşımıza çıkabilir. |
|
BEHÇET HASTALIĞI |
Gözde iridosiklit,genital ülserasyon ve ağızda aft ile
karakterli bir hastalık. |
|
CÜZZAM |
Bkz. Lepra |
|
EKZEMA |
Sebebi tam olarak bilinmeyen bir cilt hastalığıdır.Ciltte yara
oluşumu ile kendisini belli eder. |
|
ERIZIPEL |
Ağrı,yanma ve ateşle karakterize ,derinin beta hemolitik
streptokok enfeksiyonudur.Genellikle burun ve yanak bölgesine
yerleşir. |
|
ERYTHEMA NODOSUM |
Sebebi tam olarak bilinmemektedir.Bazı enfeksiyonlara bağlı
olarak gelişir.İlaç hassasiyeti sonucu da oluşabilir.Lösemi ya
da Ülseratif kolit sonrası da görülebilir.Bacakların ön yüzünde
kırmızı nodüllerle karakterizedir.Birkaç hafta içerisinde
kendiliğinden kaybolurlar.Kadınlarda erkeklere oranla daha sık
görülür. |
|
FRENGİ |
Bkz. Sifiliz |
|
HEPRES SİMPLEKS |
Virütik bir enfeksiyon söz konusudur.enfeksiyonun iyileşmesi
sonrası kişi taşıyıcı konumuna gelir. |
|
HERPES ZOSTER |
Virütik bir enfeksiyondur.İlk bulgular ağrı ve duyu
bozukluğudur.Genellikle göğüs sinirlerinin tutulumu görülür. |
|
LEPRA |
Daha çok deri ve sinir sistemi tutan,nadiren göz,testis gibi
organlara da yerleşebilen kronik bir enfeksiyon hastalığıdır.Kaş
ve kirpiklerde dökülme ile kendisini gösterir. |
|
LICHEN PLANUS |
Simetrik dağılım gösteren ve genellikle el
bilekleri,kalçalar,penis ve bacaklarda görülen bir
hastalıktır.Asabi kişilerde yaygındır.T hücre aktivitesi alerjik
kökenli olabileceğini düşündürmektedir. |
|
LUPUS ERİTAMATODES DİSSEMİNATUS |
Eklemleri ve deriyi tutar.Yorgunluk,iştahsızlık,düzensiz ateş
yükselmeleri,adale ağrıları ile başlar.Yüz derisinde kelebek
kanatlarını andırır görünüm vardır. |
|
PSORİASİS |
Sebebi bilinmeyen,nükslerle seyreden,ömür boyu süren bir cilt
hastalığıdır.Genellikle bir stress olayıyla başlar.Üzeri sert
kırmızı ya da beyaz yaralar şeklinde ortaya çıkar.En sık dirsek
ve dizde görülmekle birlikte vücudun her yerinde yerleşebilir. |
|
SEDEF HASTALIĞI |
Psoriasis |
|
SİFİLİZ |
Cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır.Gebe kadından çocuğuna
da enfeksiyon geçişi olur. |
|
YILANCIK |
Erizipel |
|
ZONA |
Herpes Zoster |
KADIN
DOĞUM HASTALIKLARI
Kadınlarda,erkeklerden farklı olarak her ay tekrarlanan bir hormonal
değişim tablosu bulunmaktadır.Bu hormonal dalgalanmanın bir uzantısı
olarak , her ay bir kez adet kanaması görülür.Normalde bu kanama 1-7
gün sürer ortalama 35 ml kan kaybı söz konusu olur.Gebelik ve doğum
olayları da yine hormonal değişimlerin büyük rol oynadığı
durumlardır.
Belli başlı
jinekolojik hastalıklar aşağıda özetlenmiştir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ABO HEMOLİTİK HASTALIĞI |
Hamile kadınlarda anne ile fetus arasında kan uyuşmazlığı ile
ortaya çıkan hastalıktır.Anneye yabancı A ya da B antijenini
fetusun üretip anne kanına vermesi ile oluşan bir tablodur. |
|
ADET KANAMA BOZUKLUKLARI |
Disfonksiyonel Uterus kanamaları |
|
DISFONKSIYONEL UTERUS KANAMALARI |
Herhangi bir organik tabanlı hastalığa bağlı olmaksızın ortaya
çıkan rahim kanamalarıdır.Ortaya çıkış
biçimleri,süreleri,miktarları ve devamlılıkları açısından farklı
gruplara ayrılırlar. |
|
DÜŞÜK |
20 haftadan daha düşük gebeliğin değişik nedenlerle sonlanması
durumudur.Fetus genellikle 500 gramın altındadır.Fetus,yaşam
için gereken gelişimi göstermemiştir. Düşük , kendiliğinden yada
istemli olarak gerçekleşebilir. |
|
GEBELİK |
Erkekten gelen sperm ile kadından gelen yumurtanın birleşerek
döllenmenin gerçekleşmesi ve bu döllenmiş yumurtanın rahim içine
yerleşmesi ile başlayan dönemdir. |
|
INFERTİLİTE |
Bir yıl süresince doğum önleyici yöntemlerden herhangi birisini
kullanmamasına ve normal bir cinsel ilişkiye rağmen döllenmenin
herhangi bir sebepten ötürü oluşma ihtimalinin düşük olduğu
durumlardır. Sterility ‘den farkı , döllenmenin bir takım
müdahaleler ile gerçekleştirilme olasılığının bulunmasıdır.
Anatomik ya da fizyolojik şartlara bağlı olarak gelişebilir.
Kadınlarda döllenme olsa bile normal bir gebelik döneminin
yaşanamaması ve doğumun gerçekleşememesine de aynı isim verilir.
Sebep %40 erkekten kaynaklanır. |
|
MENAPOZ |
Kadınlarda 40 yaş dolaylarında overlerin çalışmalarının
yavaşlaması ve sonuçta adetten kesilme ile oluşan tablodur. |
|
PAGET HASTALIĞI |
Genellikle yaşlı kadınlarda meme başı bölgesinde görülen bir
kanser türüdür. |
|
POLİKİSTİK OVER SENDROMU |
Kadınlarda overlerin çok sayıda kist oluşumu nedeniyle büyümesi
söz konusudur. Disfonksiyonel Uterus kanamaları,infertilite ve
şişmanlık temel bulguları vardır. |
Kadın Doğum
Hastalıkları
1-
Kadın doğum hastalıklarının büyük bir kısmı hormonal
düzensizliklerle seyreden hastalıklardan oluşmaktadır. Bu kapsamda ,
hormonal ahenkin korunması bu tip hastalıklarda büyük önem
taşımaktadır. Bitkisel çayların kullanımı bu tür hormonal
bozukluklarda etkile olabilmektedir.
2-
Rahim ağzı ve rahim dokusu ile ilgili hastalıklarda ise
jelinin bulunduğu küvetlerde hastaların bekletilmesi sonucu
hastalıklı bölgeye erişimi sağlanmakta,böylece şifai gücünün direkt
olarak etkisi temin edilebilmektedir.
3-
Gebelik ve loğusa döneminde kullanımında kaçınılması
gerekmektedir. Bunun sebepleri daha önceki bölümlerde açıklanmıştır.
4-
Toplumun en önemli sorunlarından biriside kısırlıktır(infertilite).
Çocuk sahibi olmak istediği halde bu arzusuna kavuşamayan hastalarda
kullanımına başlamadan önce,infertiliteye sebep olan temel
patolojinin tespiti gerekmektedir. Temel de yatan bu sebep tespit
edildikten sonra sebebe yönelik uygulamalar tercih edilmelidir.
ENDOKRİN
METABOLİZMA HASTALIKLARI
İnsan vücudunun
çeşitli fonksiyonları belli başlı iki kontrol sistemi ile
düzenlenir. Bunlar sinir sistemi ve hormonal sistemdir. Genel olarak
hormonal sistem,organizmanın belli başlı metabolizma fonksiyonlarını
kontrol eder.Hormonal kimyasal bir madde olup organizma sıvıları
içinde bir hücre veya bir hücre topluluğu tarafından
salgılanır,organizmanın diğer hücreleri üzerinde fizyolojik bir
kontrol uygular. Kimyasal yapı bakımından hormonlar,iki ana gruba
ayrılırlar. Bunlardan birincisi proteinler ,protein türevleri veya
aminoasitler ,ikincisi ise steroid yapıdaki hormonlardır.
Metabolizma ise
,hücrelerin yaşamasını sağlayan kimyasal olayları incelemektedir.
Hücrelerdeki kimyasal reaksiyonların büyük bir oranı besinlerdeki
enerjiyi hücrenin değişik fizyolojik sistemleri için kullanılabilir
bir hale getirmek amacına yönelmiştir. Küçük moleküllerin daha büyük
moleküllere dönüştüğü metabolik olaylara “anabolizma”,büyük
moleküllerin daha küçük moleküllere dönüştüğü olaylara ise
“katabolizma” denir. Hücrelerin sadece hayatiyetlerini
sürdürebildikleri minimum metabolik düzeye ise “bazal metabolizma”
denir.
Endokrin ve
metabolizma hastalıkları,çok geniş bir yelpazede yer almaktadır.
Ancak,toplumda en sık rastlanan hastalıklar ve bu hastalıkların
genel tanımları şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
AKROMEGALİ |
Kafa ve yüzde,ellerde,ayaklarda ve göğüs kafesinde anormal
büyüme ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Hipofiz bezinin ön
bölümünde büyüme hormonunun çok fazla salgılanması sonucu
oluşur. İleri aşamalarda Diyabetes Mellitus gelişme riski
bulunmaktadır. |
|
ALBİNİZM |
Dermatoloji konu başlığı |
|
ASETONEMİ |
Kanda aseton düzeyinin yüksek olması halidir. İleri aşamalarda
depresyon tablosu ile ortaya çıkar. |
|
ASETONÜRİ |
Üroloji konu başlığı |
|
ASİDEMİ |
Kanda hidrojen iyon konsantrasyonunun artması durumudur.PH
değerinde düşme ile kendisini gösterir. |
|
ASİDOZ |
Vücut sıvılarında alkali maddelerin yoğunluğunun düşme,asit
nitelikli maddelerin yoğunluğunda artma olması durumu. Vücut
fonksiyonlarında bozulma ile kendisini gösterir. Bu bozulma
özellikle Sinir Sisteminde önem taşımaktadır. |
|
BASEDOW GRAVES HASTALIĞI |
Tiroid bezinin bağışıklık sistemi ile ilgili iltihaplı
hastalığıdır. Gözlerde aşırı derecede büyüme dışa doğru çıkma en
önemli bulgudur. |
|
CUSHING HASTALIĞI |
Kortizon hormon salımının artması ile oluşan bir hormon
hastalığıdır. Gövde de şişmanlama,ay dede yüzü ,akne,karın
bölgesinde çizgi oluşumları,yüksek tansiyon ,psikiyatrik
bozukluklar ile birlikte seyredebilirler. |
|
DİABETES INSIPIDUS |
Yalancı şeker olarak da bilinir. Çok fazla idrara çıkma,çok
fazla su içme ile karakterlidir. İdrar dansitesi çok düşüktür. |
|
DİABETES MELLİTUS |
Normalde pankreas beta hücrelerinden salgılanan insülinin
yokluğu,yetersizliği ya da etkisizliği sonucu gelişir.çok idrara
çıkma,çok su içme ve çok yemek yeme ile kendini belli eder.
Çocuklarda görülen ve kalıtsal olan tipi ile erişkin yaşta
karşılaşan tipi arasında çok büyük farklılıklar bulunmaktadır. |
|
FEOKROMASITOMA |
Böbreküstü bezinin bir tümör hastalığıdır. Krizler halinde gelen
hipertansiyon atakları vardır. Nöbetler esnasında baş
ağrısı,heyecan,çarpıntı,terleme,ateş basması mevcuttur. |
|
GUATR |
Tiroid bezinin normalden daha büyük olması ile karakterli bir
hastalıktır. Büyüme ,bezin fonksiyonlarında artma ya da azalma
yapabilir. Genellikle iyod yetersizliğine bağlı olarak gelişir. |
|
HAND SCHÜLLER CHRISITIAN |
Lipid hücrelerinden kaynaklanan ve özellikle kafatasında kemik
yıkılımı ile kendisini gösteren kolesterol ester kümelenmeleri
ile karakterli hastalık |
|
HASHIMATO TİROİDİTİ |
Lenfosit hücrelerinin Tiroid bezini istilasıyla kendisini
gösteren hastalıktır. |
|
HİPERTİROİDİ |
Tiroid hormonunun fazlalığına bağlı bir hastalık tablosudur.
Çarpıntı,sinirlilik,sıcağa tahammülsüzlük,kilo kaybı,titreme,kas
güçsüzlüğü,ishal olabilir. Basedow Graves tipi hipertiroidi de
bağışıklık sistemi etkilenmektedir. |
|
HİPOTİROİDİ |
Tiroid hormonun yetersiz salgılanması sonucu gelişir.
Halsizlik,hafıza kusurları,soğuğa tahammülsüzlük,kilo
artışı,kabızlık,saç dökülmesi ve ses kalınlaşması belli başlı
bulgulardır. |
|
KRETENİZM |
Hipertiroidinin doğumsal olanıdır. Bu hastalarda bebeklik
çağında başlayan orantısız büyüme bulguları vardır. |
|
MARIE HASTALIĞI |
Akromegali. |
|
YALANCI ŞEKER |
Diyabetes Insipidus. |
Endokrin
Metabolizma Hastalıları
1-
Hormonal hastalıklar içinde Diyabet en yaygın sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu hastalık iki farklı form olarak
gözlemlenebilmektedir.
“Tip 1
Diyabet”olarak adlandırılan çocukluk çağında başlayan ve genetik
geçiş özelliği bulunan tipte,pankreastan insülin salımı hiç
bulunmamaktadır. Bu tip şeker hastalığın temelinde genetik faktörler
yatmasına bağlı olarak çok başarılı sonuçlar elde etmek şansı
bulunmamaktadır. Bu tür hastalarda kullanımı ile ileri dönemlerde
ortaya çıkma riski bulunan böbrek,göz ya da diğer organ
tutulumlarını engellemek hedefenmelidir.
“Tip 2 Diyabet”
olarak bilinen diğer tip şeker hastalığında ise pankreastan insülin
salımı bulunmakla birlikte organizmanın ihtiyacını karşılamaktan
uzak kalmaktadır. Daha çok hatalı beslenme sonucu ortaya çıkan bu
tip şeker hastalığı,ileri yaşlarda oluşmakta,aşırı
şeker,karbonhidrat,alkol tüketiminde bulunan kişilerde sıklıkla
görülmektedir. Bu tip hastalarda kullanımı ile oldukça başarılı
sonuçlar elde edilebilmektedir. Acı tadından dolayı şeker,meyve
özleri ya da bal ile karıştırılarak kullanılan istenen sonuca
ulaşmayı engellemekte,bilakis hastanın serum glükoz seviyelerinde
yükselmeler olabilmektedir.
2-
Tiroid bezinin bir hastalığı olan “guatr”da iki farklı
görünüm ile karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi “diffüz
guatr” olarak adlandırılan Tiroid bezinin tamamında oluşan büyüme
tablosudur. İkinci tip olan “nodüler guatr” ise,Tiroid bezi içinde
farklı büyüklüklerde bir ya da birden çok kitlenin bulunduğu
durumlardır. Her iki tip guatrda da başarılı sonuçlar
alınabilmektedir. Ancak nodüler guatr durumunda başarıya ulaşmak
için diffüz guatra göre daha uzun süre kullanım gerekmektedir.
3-
Diğer hormonal hastalıklarda ise sebebe yönelik uygulamalarda
bulunulması önerilmektedir.
Materyal Ve
Metot
Yetişkin,erkek ICR farelerinde (20-30 g , her grupta 8 adet)
diyabet oluşturmak için , intraperitoneal olarak 200 mg/kg
streptozotosin uygulanmıştır. Toz halindeki streptozotosin %0,9
salin ile karıştırılmıştır. Kontrol grubundaki hayvanlara bu
enjeksiyon yapılmamıştır. Beş gün sonra,kontrol grubu dışındaki her
gruptan iki fare randomize yöntemle seçilmiş ve diyabet yönünden
incelenmiştir. Hayvanların diyabetik olduklarının tespiti için kan
şekeri değeri belirlenmiş ve not edilmiştir. Eter anestezisi
altında,tüm farelerin birer tarafları tıraşlanmıştır. Her hayvanda
bozuk para büyüklüğünde bir alan işaretlenmiş ve bu alanda
subkütanöz olarak 0,2 cc %2 jelatin(%0,4 NaCI , %1 Etanol)
uygulanmış,küçük birer bleb oluşturulmuştur. Bu enjeksiyonun hemen
ardından 2,20 ve 100 mg/kg renklendirilmiş gibberellik asit A
enjeksiyonu yapılmıştır. Gibberellin enjeksiyonu işaretlenmiş alanın
dışına uygulanmıştır. Diyabetik ve nondiyabetik birer grup hayvana
jelatin yerine salin enjeksiyonu yapıldı,bu hayvanlara da
gibberellin uygulamasında bulunundu.
İkinci
enjesiyondan 3 saat sonra hayvanlar öldürüldü. İşaretli bölgeden
insizyonlar yapılarak subdermal doku çıkarıldı ve boyandı. İşaretli
bölgelerdeki polimorfonükleer lökosit infiltrasyonunun tespiti için
subdermal doku Wright boyası ile boyandı. Her numuneden randomize
seçilmiş üç kesit ışık mikroskobunda incelendi. Polimorfonükleer
lökosit hücre sayımları için ortalama ve standart hatalar
hesaplandı.
NÖROLOJİ
HASTALIKLARI
Sinir sistemi
,endokrin sistemin yanı sıra,vücudun kontrol fonksiyonlarının büyük
bir bölümünü sağlar. Genel olarak sinir sistemi kas kasılması bazı
iç salgı bezlerinin sekresyon temposu gibi vücudun hızlı
aktivitelerini kontrol eder. Endokrin sinir bunun tersine başlıca
vücudun metabolik fonksiyonlarını düzenler. Sinir sistemi sağladığı
kontrol faaliyetlerinin büyük karmaşıklığı açısından benzersizdir.
Kelimenin tam anlamıyla değişik duyu organlarından binlerce bilgi
parçacığı alır ve sonra bütün bunları vücudun cevabını oluşturacak
şekilde entegre eder. Sinir sisteminin merkezi beyin ve omuriliktir.
Bunun dışında vücudun en uç noktalarına kadar ulaşan sinir sistemi
ağı da bilgilerin merkeze iletilmesinde görev alırlar. Bilgi ,
merkezi oluşturan bölümlere kadar gelir,ancak bunlardan çok küçük
bir bölümü doğrudan doğruya bir cevap uyandırır. Geriye kalanın
büyük kısmı,ileride aktiviteyi kontrol etmek ve düşünme sürecinde
kullanmak için depo edilir,saklanır. Bilgini saklanması “hafıza”
olarak adlandırılan süreçtir.
Belli başlı
nörolojik hastalıklar şöyle özetlenebilir;
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ALZHEIMER HASTALIĞI |
Genellikle 50 yaş altında görülen organik bir bunama türüdür.
Gözlerde ve sinir sisteminde dejeneratif değişikliklerle ortaya
çıkar |
|
ARAN DUCHENME HASTALIĞI |
Gitgide ilerleyen kas dokusu harabiyeti ile karakterize bir
hastalıktır. |
|
ELİLEPSİ |
Nöbetler halinde gelen,beyin dokuda anormal elektrik deşarjından
kaynaklanan bir hastalıktır. Hasta bayılma olmadan,hatta kendisi
bile hissetmeden nöbet geçirebilir. |
|
FASİYAL PARALİZİ |
Soğuk ya da virüslere bağlı olarak gelişir. Hareket kaybı
vardır. Yüz çizgileri silinmiş,dudak aşağı sarkmıştır. Hasta
ıslık çalamaz. |
|
FRÖCHLICH SENDROMU |
Hipofiz bezinin bir tür tümörüdür. Genital fonksiyonlar geri
kalmıştır. Orantısız cücelik vardır. Dystrophia adiposogenitalis
adıyla da bilinir. |
|
GUILLAIN BARRE HASTALIĞI |
Virüsler tarafından oluştuğu tahmin edilen sinir sistemi ile
ilgili bir hastalıktır. Dudaklarda uyuşma,adalelerde güçsüzlük
vardır. Beyin omurilik sıvısında protein miktarı artmıştır. |
|
KORE HASTALIĞI |
Ani,amaçsız,düzensiz hareketler vardır. Adale kuvvetsizliği ve
psikolojik kararsızlıklar eşlik eder. Yürüme ve el işlerinde
güçsüzlük vardır. |
|
MENIERE HASTALIĞI |
Baş dönmesi,bulantı,kusma,kulak çınlaması ve ileri aşamalarda
sağırlıkla seyreden bir hastalıktır. Hastalık nöbetler halinde
ilerler. Nöbetler dakika ya da saatlerce sürebilir. |
|
MİGREN |
Şiddetli baş ağrısı nöbetleri ile karakterize bir hastalıktır.
Tipik migren yarım baş ağrısı tarzında oluşur ve ağrının
geleceğini,hasta önceden hissedebilir. Bulantı,kusma ve gözlerde
kararma eşlik edebilir. |
|
MOTOR NÖRON HASTALIĞI |
İlerleyici kas dokusu harabiyeti ile kendisini belli eder. Kas
dokusu hacminde azalma,uyuşmalar ile ilerler. |
|
MULTİPL SKLEROZ |
Virüs enfeksiyonları ya da bağışıklık sistemi bozuklukları
sonucu geliştiği düşünülmektedir.20-40 yaşları arsında sıktır. |
|
MYASTENİA GRAVİS |
Kas zayıflığı ve yorgunlukla karakterizedir. Her iki cinste ve
her yaşta olabilir. Hastalığın bağışıklık sistemi ile ilgisi
olduğu düşünülmektedir. |
|
NIEMAN PICK HASTALIĞI |
Kalıtsal özelliği olan bir hastalıktır. Karaciğer,dalak,lenf
düğümleri ve kemik iliğinde biyokimyasal değişiklikler vardır.
İleri aşamalarda beyin dokusu tutulumu olabilir. |
|
NÖROFİBROMATOSİS |
Genetik olarak geçebilir. Tümör bulguları vardır. Klasik anlamda
omurilik ve kafa çiftlerine yerleşir.kendisine has deri
dökülmeleri vardır. Kanserleşme ihtimali vardır ve kanserleştiği
takdirde sarkom olarak karşımıza çıkar. |
|
PARKİNSON HASTALIĞI |
Kaslarda genel sertlik,hareketlerde yavaşlama ve statik titreme
ile karakterizedir. Hasta yürürken kollarını sallamadan ve öne
doğru eğik pozisyonda yürür.yüz mimiksizdir. Konuşma patlayıcı
tarzdadır,kelimeler seçilemez. |
|
RECKLINGHAUSEN HASTALIĞI |
Nörofibromatosis |
|
TRİGEMİNAL NEVRALJİ |
Kafadaki sinirlerle ilgili bir hastalıktır. Ani başlayan çok
şiddetli ağrı ile karakterizedir. Ağrı ,yakıcı batıcı tarzdadır.
Yüzün belli bölgelerine dokunmak,soğuk,çiğneme,yutkunma ağrıyı
başlatabilir. |
|
YÜZ FELCİ |
Fasial Paralizi |
KAN HASTALIKLARI
Kan ,damarlar içinde sürekli dolaşan sıvı bir ortamdır. Plazma
olarak adlandırılan sıvı kısım ile onun içerisindeki süspansiyon
halinde tutulan hücrelerden oluşur. Kan,hücre ve dokuların dış
ortamla ve birbirleriyle bağlantısını sağlar. Kanın belli başlı
fonksiyonları şunlardır;
1-
Solunum;Akciğerlerden oksijen alıp,hücrelere getirmek ve
buradaki karbondioksiti geri akciğerlere taşıma görevini kırmızı
küreler(eritrosit) ve plazma yapar.
2-
Beslenme;Sindirim kanallarından besin maddelerini alıp
hücrelere ve karaciğere taşıma işi plazmanın görevidir.
3-
Boşaltım;Üre,ürik asit ve kreatinin gibi metabolizma gibi
atıklarının boşaltım organlarına taşınması işi,plazma tarafından
gerçekleştirilir.
4-
Su-elektrolit dengesi;Kan sindirim kanalı ve boşaltım
organları ile yakın bağlantısı sayesinde ,doku ve hücrelerin su ve
erimiş madde kapsamının tam bir denge halinde kalmasını sağlar.
5-
Beden sıcaklığı;Metabolizmanın düzgün çalışabilmesi için tüm
organların belirli bir ısıda korunmaları gerekmektedir.
6-
Koruma;Kan,bedeni,zararlı varlık ve etkilere karşı koruyacak
araçları bünyesinde bulundurur. Bunların dışında beyaz küreler(lökasit)
gelir. Ayrıca plazmada bulunan antitoksinler,lizinler ve antikorlar
da benzer fonksiyona sahiptir.
Kan üretim yeri iliği,dalak ve lenf bezlerinde üretilir. Dolayısı
ile kan hastalıkları incelenirken bu organların fonksiyonları da göz
önüne alınmalıdır.
KULAK , BURUN , BOĞAZ HASTALIKLARI
İşitme ve denge oranı kulak,üç bölümden oluşur; Dış kulak bölümünde
kulak kepçesi ve dış kulak yolu vardır. Kulak zarı ile sonlanır.
Orta kulakta işitmede önemli derecede rol oynayan üç kemik
mevcuttur. Ayrıca solunum yolu ile arasında hava akımı sağlayan
östaki borusu bulunur. İç kulak ise sesin sinirler tarafından
algılanmasını sağlar. Ayrıca denge hissinin oluşunda etkili olan
salyangoz cisimciği de burada yer alır.
Burunun en önemli fonksiyonu alınan ve verilen nefes havasının
kontrolüdür. Koku duyusu burun tarafından alınarak beyindeki koku
merkezine taşınır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
BADEMCİK ENFEKSİYONU |
Tonsilit |
|
BURUN KANAMSI |
Epistaksis |
|
EPİSTAKSİS |
Tek ya da iki taraflı burun kanamsıdır. Çok değişik hastalıklara
bağlı olarak gelişebilir. |
|
İŞİTME KAYIPLARI |
İşitmede rol alan sinirlerden kaynaklanabilir. Ya da sesin iç
kulağa ulaşmasına engel olan patolojiler neden olabilir.
|
|
MENİERE HASTALIĞI |
Nöroloji konu başlığı |
|
OTITIS MEDİA |
Orta kulak boşluklarında bulunan iltihap reaksiyonudur. Hasta
kendi sesini az ya da değişik duyduğunu belirtir. Sağırlık
ilerlemiş vakalarda gözlenir. |
|
RİNİT |
Su gibi burun akıntısı vardır. Hapşırma, göz yaşarması eşlik
eder. |
|
SAĞIRLIK |
İşitme kayıpları |
|
SİNÜZİT |
Yüz bölgesinde ağrı vardır. Ağrı sabah saatlerinde başlar. Başın
öne doğru eğilmesiyle şiddetlenir. Geniz ya da burun akıntısı
olabilir. |
|
TONSİLLİT |
Vücutta dış etkilere karşı savunma görevini sürdüren
bademciklerin iltihaplanmasıdır. Öksürük ve ateş temel
burgulardır. Bulantı, kusma ve ishal görülebilir. |
|
TÜKRÜK BEZİ ENFEKSİYONLARI |
En önemli tükürük bezleri parotis, submaksiller ve sublingual
bezlerdir. En önemli enfeksiyonu ise kabakulaktır. |
Kulak burun boğaz hastalıkları
Kulak burun boğaz hastalıklarının oluşumunda çok farklı sebepler
yatmaktadır. Bitkisel ürünlerin kullanımı da aynı şekilde
farklılıklar gösterebilmekte, beklenen faydanın temini için doğru
ürünlerin seçimi önem taşımaktadır. Bu kapsamda lokal ürünleri, arı
kovanı ürünleri ve besin tamamlayıcılar kullanımı gerekmektedir.
Düzenli ve komplike kullanım diğer destekleyici tedaviler olduğu
gibi son derece önemlidir.
GÖZ HASTLIKLARI
Göz,optik bakımından bir fotograf makinasına benzer.
Çünkü gözünde bir mercek sistemi,değişebilen bir apartur sistemi ve
filme eşdeğer bir retinası vardır. Görme organının normal
olarak,derinlik hissi diye bilinen,mesafeyi hissetmesi için üç büyük
yol vardır.
1-Cisimlerin Nispi Büyüklükleri;Eğer bir şahıs,bir adamın 1,80 m
boyunda olduğunu biliyorsa,bu adamı bir tek gözüyle dahi görse
kendisi ile arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu tahmin edebilir.
2-Hareket Eden Paralaks ile Mesafenin Saptanması;Eğer bir
şahıs,gözleri hareketsiz olarak uzağa bakarsa ,hiçbir hareket eden
cisimde yoksa mesafe algılayamaz. Fakat bu kişi başını bir taraftan
diğer tarafa çevirirse uzaktaki cisimlerin görüntüleri dururken ona
yakın olan cisimlerin görüntüleri retina üzerinde hızla hareket
eder.
3-Stereopsis
İle Mesafenin Saptanması;İki göz arasında yaklaşık 5 cm. mesafe
bulunmaktadır. Dolayısı ile retina üzerindeki görüntü arasında
farklılık bulunmaktadır.
Retina üzerine düşen görüntü,optik sinir aracılığı ile beyinde görme
merkezine ulaşır ve burada elde edilen görüntüler ile ilgili
değerlendirmeler yapılır.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
GLOKOM |
Göz içi basıncının yükselmesi ve buna bağlı fonksiyonel
bozukluklarında doku tahribatının ortaya çıkması durumudur. |
|
GÖZ TANSİYONU |
Glokom |
|
KONJONKTİVİT |
Gözün konjonktiva tabakasının iltihaplanmasıdır. Sulanma ve
kızarıklık ile başlar. Gözde batma,yabancı cisim hissi vardır. |
PSİKİYATRİK RAHATSIZLIKLAR
Pisikiyatrik hastalıklar şu rahatsızlıkların biri ya da bir kaçı
sonucunda gelişebilir;
1-Biyolojik fonksiyonlar,
2-Psikodinamik
adaptasyon ,
3-Öğrenilmiş davranışlar,
4-Sosyal ve çevresel şartlar.
Psikiyatrik hastalıkların teşhisi ve tedavisi özel testler ve çoğu
zaman uzun süre alan çalışmalardır. Kişinin şikayetlerinde organik
bir temel tespit edilemediği pek çok durumda gerçek sorunun
psikiyatrik olduğu kabul edilmektedir. Ancak yeni teşhis
yöntemlerinin geliştirilmesi ve yeni laboratuar yöntemlerinin
kullanıma girmesi ile birçok psikiyatrik hastalığın temelinde yatan
organik bozukluklar tespit edilmektedir.
|
HASTALIK |
TANIMLAMA |
|
ALKOLİZM |
Madde bağımlılığı. |
|
MADDE BAĞIMLILIĞI |
Metabolizmanın normal işleyişinde yabancı bir maddenin mutlak
zorunlu hale geldiği durumlarda,bu maddenin alınamaması sonucu
gelişen tablodur. En yaygın şekli alkolizmdir. |
|
MELANKOLİ |
Hüzünlü ve kendini itham eder konuşma,fikir ve düşüncelerde
yavaşlama,depresyon,ağlama,kendini küçük ve kıymetsiz
görmesi,uykusuzluk,intihar,az ve isteksiz konuşma vardır. |
|
STRESS |
Günlük olaylar karşısında kişinin adaptasyon kapasitesinin
yetersiz kaldığı durumlara verilen genel bir isimdir. |
|
ŞİZOFRENİ |
Sebebi bilinmeyen,erken yaşlarda
başlayan(17-25),kronik,ilerleyici seyir gösteren bir
hastalıktır. Kişi gerçek duygu ve düşüncelerinden uzaklaşıp
muhakeme kusurları gösterir. |
|
UYKU BOZUKLUĞU |
Stress sonucu gelişebilir. Toplumda genelde iş yaşantısı ile
ilgili sorunlar,aile içi problemler en önemli sebepleri teşkil
etmektedir. |
<<<BAŞA DÖN>>> |